Monday, March 16, 2009

Öykü : Kerteriz Devri

Kerteriz Devri

Boğaziçi’nde, sonbaharda Eylülden başlayarak göçmen balıkların fener alayı geçişi başlar. Bahar aylarında Karadeniz’e çıkan, burada üreyen göçmen balıkların dönüşüdür bu. Karadeniz’den Boğaza sırayla girip, Marmara’ya geçerler. Önce Eylül-Ekim aylarında istavrit, sonra palamut hazretleri arzı endam eder; arkasından lüfer; onun arkasından havalar soğuyup, kışın ortasına gelindiğinde hamsi sökün eder: Balıkçıların bayramı başlar.

Ama ne var ki, İstanbul’da insanlar çoğaldıkça, balıklar azalmıştı. Yalnız balıklar değil, balıkçılar da azalmıştı.

Zaman değişmiş, eskilerin deyişiyle kötüleşmişti; Haliçte palamutların neredeyse elle yakalanacak kadar bol olduğu zamanlar çok geride kalmış, Sait Faik’in öykülerindeki balıkların çoğu tükenmişti artık:. Dülger Balığı, Sinagrit Baba...Bu durum kolayına kaçılıp, nostalji, eskiye öykünme deyip geçiştirilemez.

Yine de balık bereketinin uğradığı yıllar olmaz da değil.

Balıkçılar, martıların bile uykuda olduğu sessiz İstanbul gecelerinde denizin vereceği rızkın peşine düşerler.

Denize dik inen dar sokaklarda balıkçıların evleri, kahveleri, alışveriş ettikleri bakkalları, manavları vardır. Balığın bereketi varsa sokaklar şenlenir. Sokak aralarında koşuşturan, oyun oynayan çocukların neşesinden bile anlarsınız bunu. Evlerin bacaları keyifle salarlar dumanlarını. Belli ki balık bereketi odun kömür bereketini de beraberinde getirmiştir. Veresiye hesaplar kapatılır, dolu filelerle dönülür evlere.

Hikayemizin kahramanı Selahattin Menekşe… Balıkçı mahallelerinde bir efsane gibi anlatılan, namı yürümüş ihtiyar bir balıkçı… Denizden eli boş döndüğü hiç görülmemiş. Bazıları bunu meslek sırrı olarak gizlediği, onun da yaşlanmış, kendisini emekli etmiş bir Rum balıkçıdan devraldığı söylenen kerterizine yorarlar; ancak usta bir balıkçı olduğu hiç tartışılmazdı.

Zamanın acımasızlığına o da yenilmiş, yaşlanmıştı. Oysa bir zamanlar deniz gibi fırtınalıydı. Kıyılar ona göre değildi; dalgaların kucağında otururdu. Balık peşinde bitkin düşse de, acı poyraz yüzünü dilimlese de denizin suyu bütün yorgunluğunu silerdi.

Onun hakkında başka hikayeler de anlatılırdı. Denizin cimrileştiği, balıktan ümidin kesildiği bir gece, eve her zamankinden erken döndüğünde çok güzel olduğu dillerde dolaşan karısını mahalleden bir taksiciyle birlikte yakalamıştı. Daha sonra karısı taksiciye kaçmış, o da hayata küsmüştü. Bir daha hiç evlenmemişti. Ancak onun İskele Meydanı’nda tuhafiyeci dükkanı olan bir kadına gizliden sevdalandığı yine dilden dile dolaşırdı.

En az haftada bir kez dükkana uğrar, ufak tefek alışverişler yapardı. Ama aldıklarını ne yaptığını, tuhafiyeci kadınla daha ileri düzeyde bir ilişkisi olup olmadığını kimse bilmezdi.
Selahattin’in aşkı belki de dokunmadan yaşanan aşklardandı. Temiz, ama karşılıksız…

İşte böyle biriydi ihtiyar…

Selahattin, artık emekli olma zamanının geldiğine kanaat getirdiğinde sevdiği, güvendiği genç bir balıkçıya kerterizini devretmeyi düşündü. Bu bir gelenekti.

Uzun uzun düşündükten sonra bütün diğer yeni yetme balıkçılardan farklı, sakin, efendi, dürüst biri olduğunu düşündüğü genç balıkçı Mustafa’ya meslek sırrını aktarmaya karar verdi.

***

O akşam balıkçıların toplaştığı kahvede yine sigara dumanından göz gözü görmüyordu.

Gözleriyle kolaçan ettikten sonra Mustafa’yı arkadaşlarıyla okey oynadığı masada otururken gördü. Yanlarına bir sandalye çekip oturdu.

“Oyunun bitince çıkıp biraz konuşalım,”dedi.

Mustafa:

“İstersen bir saat sonra senin eve uğrayayım.”


Masada oyun oynayan yeni yetme balıkçılardan biri:

“Abimizin alışkanlığıdır, eve erken gitmez; malum eve erken gider de bir sürprizle karşılaşır falan, d’imi?” diyerek densizlik yaptı.

Selahattin, sanki bu sözleri hiç duymadı. Mustafa sinirlenip, kötü bir şeyler söyleyecek oldu. Selahattin, aldırma, sesini çıkartma anlamında kaş göz işaretiyle susturdu.

Mustafa:

“Çıkalım istersen, buranın tadı kalmadı; dışarıda hava daha güzel,”dedi.


Kahveden çıktılar. Ayın bulutların arkasına gizlendiği, serin bir akşamdı. Hiç konuşmadan yürüdüler yolda.

Selahattin:

“O pezevenk trolcüdür,”dedi, “Her türlü meymenetsizlik vardır onda,” dedi.

Sahile inip, Mustafa’nın sandalını denize saldılar. Mustafa, gençliğinin gücüyle küreklere asıldı, sonra motoru çalıştırdı.

Denizden esen rüzgar Selahattin’in keyfini geri getirmişti.

“Sen Sait Faik’i bilir misin?”

“Duydum.”

“İstanbul’u seversen Sait Faik’i, Orhan Veli’yi bilmelisin; o zaman daha çok seversin.”

“...”

“Bak sana Sait Faik’le ilgili duyduğum bir hikayeyi anlatayım. Sait Faik’e, o zamanının yazarlar derneği bir ödül verecek olmuş. Dernekçiler ele avuca sığmaz, uçarı ruhlu yazarı bir gün önce Beyoğlu’nda yakalamışlar, sıkı sıkı tembih etmişler: "Aman Sait, töreni kaçırma ha! Vallahi rezil oluruz. Muhakkak gel, hem de oraya buraya takılmadan, zamanında gel...Sait Faik dernekçileri kırmamış ve ertesi gün derneğin lokalinin kapısına dayanmış. Yağmurlu akşamüstü, sırtında buruşuk bir pardösü, başında eski bir şapka, dudağının kenarında bir sigara çıkagelen bu dağınık adamı lokalin kapıcısının hiç gözü tutmamış, beyim, demiş, burası yazarlar lokali, balıkçılar giremez..., Sait Faik, mavi gözlerinde sıcak bir gülümseme, bir şey demeden dönüp karanlığa karışmış... Ertesi gün, Beyoğlu’nun arka sokaklarındaki bir kahvede, pişpirik masasının başında yakalamışlar üstadı. Sitem üstüne sitem, hesap sormalar... Sait Faik gülmüş: Ben ödülümü kapıcıdan aldım arkadaş, gerisini boşver, demiş."

“...”

“İyi bir asker nasıl üniformasını hiç çıkarmaz, onunla gurur duyarsa, iyi bir balıkçı da kılık kıyafetinden utanmaz.”

“...”

“Peki Kör Agop’u bilir misin?”

“Onu da duydum.”

“Kör Agop, İstanbul’un efsane balıkçılarındandır. Sonra meyhaneci oldu ya, olsun. Ben ayda bir kere Agop’un mezarına ziyarete gider, toprağını rakıyla sularım.”

Kerteriz mekanına yaklaşmışlardı. Deniz zorluk çıkarmamış çabuk yol almışlardı.

Selahattin:

“Kör Agop’un anısına içelim,” diyerek iç cebinden eksik etmediği otuzbeşlik rakı şişesini çıkardı.

Birbuçuk saat sonra Selahattin’in kerterizinin olduğu denizin kayalarla kucaklaştığı yere gelmişlerdi.

Artık Selahattin’in kerteriz sırrı Mustafa’daydı.

***

Kıyıya geri döndüklerinde saat iyice ilerlemiş. Nerdeyse balıkçıların denize açılma saati gelmişti.
Hem sarhoşluk, hem de yorgunluk bir araya gelince Selahattin ayakta duramaz hale gelmişti. Mustafa koluna girdi; sürükleye sürükleye evine götürdü.

Bahçe içinde, tek katlı, eski, dökük ahşap bir evdi. Evin içinde küf kokusu vardı.

Selahattin’in yattığı odaya girdiler.

Odanın bir köşesinde dağınık bir yatak vardı. Diğer köşesindeyse hiç kullanılmamış tuhafiye malzemeleri istiflenmişti.

Bir zamanlar deniz gibi dalgalı olan, dalgaların kucağında oturan usta bir balıkçının dokunmadan yaşadığı aşkının hikayesini anlatıyordu bunlar. Sevdalandığı kadını görme bahanesi tuhafiye malzemeleri duvarın dibinde tepeleme yığılmıştı.

15 Mart 2009, Moskova

Monday, January 05, 2009

Yeni Rus yazınından kısa öyküler (1)


Albüm

Anatoli Gavrilov
Çeviri:
M. Hakkı Yazıcı


Nikolay Petroviç emekli olduğunda ona bir albüm ve bir çalar saat armağan edildi.

“Çok bir şey değil,” dedi karısı.

“Ivır zıvır,” diye yılışıkça güldü kızı.

Nikolay Petroviç cevap vermedi. Ara sıra vakit geçirdiği, üstünkörü düzenlenmiş odasına çekildi: bir masa, bir divan, bir eski transistörlü radyo.

Kullanma talimatlarını okuduktan sonra çalar saati kurdu, ayarladı ve uzak stepte donarak ölen bir çoban hakkındaki şarkının çınlayan tanıdık melodisini duydu.

Albümün kabı, üzerinde bir altın işlemeli yazı bulunan yeşil kadifedendi: “Sevgili Nikolay Petroviç’e Kıyma-Makinesi Mağazası topluluğundan.”

Şimdi, kendi fotoğraflarını aile albümünden şahsi albümüne aktarabilirdi.

Bunların hepsi onbeş kadardı: okul, askerlik, evlilik, 1 Mayıs gösterileri, Gorlovka’ya gezi…

Bütün bu fotoğrafların içinde onu sarsan ilk şey, hüzünle baktığı, bir sebeple hoş görmediği, yalnız şu küçük solmuş olanıydı-gülümsüyor muydu: çıplak, tombiş yumurcak, bacaklar havada, iki ön dişi görünen, bir yer kilimin üzerine uzanmış ve gülümsüyor…

Arkası yazılıydı:”Nik bir yaşında.”

“Nik bir yaşında,” dedi Nikolay Petroviç yüksek sesle.

Pencereden alacakaranlığın köyün üzerine çöktüğü görülüyordu.

Ortalık tamamen kararmıştı.

Köpek ulumaya başladı.

Duvarın öbür tarafında kızı kaset çalarının düğmesini açtı: “Haa-yat yee-ni-den yaa-şan-maa-ya-caaaak…”


“Yeni Rus Yazını -Booker Ödülleri”
GLAS Yayınevi, Moskova-Rusya
1994 baskısından


Anatoli Gavrilov (1947), dış dünyayla ve edebiyat çevreleriyle çok fazla ilişkili olmadan, postanesinde çalıştığı, Vladimir’de, küçük bir Rus kasabasında yaşıyor. Geleneksel Rus edebiyatının çekim alanında “küçük adam”ın öykülerini yazıyor.
Pek çok Avrupa diline çevrilen Gavrilov’un öyküleri Rusya’daki taşra yaşamını anlatmaktadır.

Saturday, January 03, 2009

Moskova Öykücükleri (2)


İgor Balıktan Döndü

İgor, iş arkadaşım, Noel arifesinde mutlu bir şekilde yanıma geldi; elimi her zaman olduğu gibi, bütün samimiyetiyle sıkıca kavradı, tokalaştı.


Yüzünde yılbaşı arifesi neşesi vardı. Önündeki uzun Noel tatilini her yıl severek yaptığı gibi, arkadaşlarıyla birlikte gidecekleri buz tutmuş nehir kenarında balık tutarak geçirecekti.

Merak edip sordum; balıklar büyük mü, diye. Sol eliyle sağ kolunun dirseğine kadar işaret edip, balıkların büyüklüğünü anlattı. İşyerinden çıkarken ben de ona Türkçe “Rasgele İgor,” dedim.

Rusya ve kış denince ilk göze çarpan manzaralardan biri de şu: Buz tutmuş nehirlerin, göletlerin üzerinde oturan, bir burguyla buzda açtıkları delikten oltayı sarkıtıp balık tutan insanlar… Bu, pek çok Rus için geleneksel "sosyalleşme" yöntemlerinden biri. Çoğu kez maksat balıktan çok, sıkıcı kış günlerinde bir vesile yaratıp evden çıkmak, soğukta bir şişe votkayı da ahbaplarla beraber açık havada yudumlayıp hasbıhal etmek.

Moskova’da, özellikle Leningradski Şose'nin eski Ramstore City'e uzandığı büyük köprünün ayaklarında her daim balıkçı görmek mümkün. Şehir dışına doğru, örneğin Dimitrovskoye Şose'den otuz kırk kilometre dışarıdaki göl bölgelerinde de balıkçılar bir hayli faal.

Bu defa oldukça olan on günlük uzun Noel tatili boyunca İgor’un balık tutma serüvenini merak edip durdum.

Tatil bitiminde, ilk iş gününde işe gittiğimde, her sabah yaptığımız gibi, bir gönül göndermesi olarak, o bana kendi dilimde dili döndüğü kadar “Günaydın,” dedi, ben de ona onun dilinde “Dobre utra,” dedim. Mutlu ve rahatlamış görünüyordu.

Sabah çayımı alıp yanına seyirttim. Tatilinin nasıl geçtiğini, çok balık tutup, tutmadığını sordum. “Nişto!..” deyip, hiçbir şey tutamadıklarını anlatıp, kahkahalarını koyuverdi. Tuttukları balıkların yerine cep telefonuna kaydettiği arkadaşlarıyla tükettikleri votkaların boş şişelerinin resimlerini, arkadaşlarıyla sarmaş dolaş çektirdikleri fotoğrafları gösterdi.

O kasıklarını tutarak gülerken, mutlu, neşeli yüzüne baktım. Aslında balığa değil, dostlarıyla muhabbete gitmişti.


10 Ocak 2009, Moskova

Moskova Öykücükleri (1)


Vladimir

Yılbaşı yaklaşıyor. Rusya’da on günlük uzun bir tatil var; herkes çoktan tatil planlarını yaptı ve gitti. Bense buradayım. Bu uzun on gün yalnız başıma nasıl geçecek diye kara kara düşünüyorum.
Nasıl vakit geçirsem?

Dolaşsam, Arbat’a gitsem. Eğer oradaysa, sokağın başını mekan tutan dostum Vladimir’in saksafonundan çıkan ezgileri dinlesem…

Vladimir Matiushionok, Belarusya Radyo-Televizyon Senfoni Orkestrası’nın solistlerinden. Yani önemli bir sanatçı, ama ekmek derdinden sokak müzisyenliği de yapıyor. İlk gördüğüm ve müziğini dinlediğimde biraz sohbet olanağı bulmuş, CD’sinden de almıştım. Benim Türk olduğumu ve müziğinin hayranı olduğumu öğrenince o da çok mutlu olmuştu.

Moskova Metrosunda her köşede bir sokak çalgıcısı bulmak mümkün... Hangi metro istasyonunda kim çalar biliyorsun. Geçenlerde Arbat’ta metro girişinde akşam üzeri amfisiyle, çalgıcılarıyla bir orkestra kurulmuştu. Bateristin kocaman davulunun üzerinde “Arbat Beat” yazıyordu; demek ki orkestranın ismi bu.

Ancak Vladimir’in yeri benim için başka… Bana göre çok önemli bir müzisyen.

Vladimir’i uzun süredir göremiyor; merak ediyordum. Havalar malum çok soğudu; belki ondan gelmiyordur, diye düşünüyorum. Ama endişe etmiyor da değilim. Yoksa kötü bir şey mi; ağır hastalık falan mı var?

Arbat Meydanı’na kadar yürüdüm. Sonra tabii ki sevdigim güzergahın başından sonuna kadar, eski Arbat Sokağı’nı baştan sona katettim. Meşhur Rus blininden yedim.

Arbat Sokağı yine çok canlıydı. Sokak ressamları, müzisyenleri mutad mesailerindeydi. Sokağın başında Vladimir’i de görünce sevinçten deliye döndüm.

Selamlaştık. Çalmaya ara verdiği bir sırada, “Yahu Vladimir, nerelerdesin, uzun süredir seni göremiyorum. Merak ettim,” dedim.

“Merak edecek bir şey yok; orkestra ile uzun süreli bir turneye çıktık,” dedi. Mutlu bir şekilde gittikleri yerleri, verdikleri konserleri anlattı.

İçim rahatladı.

Beni mutlu etmek için çok sevdiğimi bildiği bir Rus şarkısını, “Kak upanitelniyi vı Rassiye veçeram”ı çalmaya başladı. Eksi on derece soğukta, ayakta, kımıldamadan, nefesim kesilmiş bir halde dinledim.

Arkasından Beatles’dan “Yesterday”i çalmaya başladı. Bu parçayı da çok severdim ve onu sabaha kadar dinleyebilirdim; ama hava çok soğuktu. Soğuğa Vladimir kadar alışkın değildim.

Elimi sallayıp, “Hoşça kal,” dedim. O ise dudaklarını saksafonundan, parmaklarını tuşlardan ayırmadan çalmaya devam ederken “güle güle” anlamında gözünü kırptı.

İstemeye istemeye, arkamda saksafonundan çıkan güzelim ezgileri bırakarak uzaklaştım.

01 Ocak 2009, Moskova

Öykü : Bir çift kırk numara ayakkabı;



Bir çift kırk numara ayakkabı;
bir çift de, aynısından, kırk iki numarasından


Ankara’da Ulus Şehir Çarşısı’nda Güneş Ayakkabı Mağazası diyeceğim; neresi diyeceksiniz?

Ben henüz çocukluktan çıkmış, erkekliğimi yeni yeni fark ettiğim sıralarda diyeceğim; ne zaman diyeceksiniz?

Neyse, bunların hiçbirinin anlatacağımla ilgisi yok.

Başımdan geçen bir olayı anlatacağım anlatmasına da bu defa, olur mu böyle şey diyeceksiniz. Aslında bana da tuhaf geliyor, ama gerçek: Ben oniki onüç yaşlarında iken çırak olarak çalıştığım ayakkabıcıda başıma geldi bu olay.

Her ne kadar mağazanın erkek ayakkabıları bölümünde çalışıyor, kadın ayakkabıları bölümünde çalışan arkadaşım Nafiz’i için için kıskanıyor olsam da işimden memnundum. Çırak olarak dediysem de bunun ötesine geçmeye yeltenmediğim de yok değildi.

Ankara’nın insanı canından usandıran sıcak yaz günlerinden biriydi. Bir Çarşamba günüydü diyeceğim, nerden hatırlıyorsun bunca zaman sonra, diye yine kuşkuyla soracaksınız. İyi hatırlıyorum; zira bizim mağazanın duvarının hemen arkasındaki Karpiç Gazinosu’nda Çarşamba günleri yapılan kadınlar matinesinde sahne alan şarkıcıların hançerelerinden çıkan nağmelerle dükkan şenlenmişti.

Benim nerdeyse ondan daha fazla satış yapmamı bir türlü kabullenemeyen öğretmen emeklisi tezgahtar Osman Abi, sırf bana eziyet olsun mağazanın bizim bölümümüzdeki ayakkabı kutularını tek tek açtırıp ayakkabıları sildirdiği, yerleri bir kez daha paspaslattığı o öğlen sonrasında, işimi bitirip dükkanın önüne çıkmış, vitrine bakan, artık ezberlediğim, “Buyurun içeride daha fazla çeşidimiz var. Almanız şart değil bir bakın,” sözleriyle avlayıp içeri çektiğim bir müşterim oldu.

Giyinişinden, davranışlarından çevredeki devlet dairelerinden birinde memur olduğu izlenimi veren orta yaşlı, takım elbiseli bir adamdı. Teşhirdeki bütün ayakkabıları tek tek süzdü; sonra beğendiği birkaç ayakkabıyı denedi.

Beğendiği kırk numara, siyah, mokasen ayakkabıyı gösterip “Bunun kırk iki numarası da var mı?” diye sordu. Raflardaki kutulara uzanıp istediği ayakkabıları çıkarıp verdim.

“İki çifti de alıyorum,” dedi. Meraklanmış ifadeyle baktığımı fark edip, mahçup bir şekilde açıklamada bulundu:

“Benim bir ayağım kırk, diğer ayağım kırk iki numara,” dedi. “Pek rastlanan bir şey değil, ama öyle.”

Ayakkabıları paketlerken “Sizin için çok masraflı oluyordur. İhtiyacınız için aynı ayakkabıdan iki çift almak zorunda kalıyorsunuz,” dedim.

“Üzülmene gerek yok,” diyerek gülümsedi. “Benimkilerin tersine bir ayağı kırk, diğer ayağı kırk iki numara olan bir erkek kardeşim var. Benim zevkime güvenir, itiraz etmeden aldığım ayakkabıları giyer. Açığa çıkan ayakkabıları da o giyiyor,” dedi.

Uğurlarken “Ayağınızda paralansın,” dedim.

Şaşırmıştım, ama sonuçta iki çift ayakkabı satmıştım. Tabii ki en çok da patronum memnun oldu.

Benim o mağazada çalıştığım süre içinde aynı müşteri bir kez daha geldi. Ayakkabılardan çok memnun kalmış. “Geçen defa bir ayakkabı beğenmiş, aklım kalmıştı; onu da alacağım,” dedi: İki çift daha ayakkabı sattım.

31 Aralık 2008, Moskova

Friday, September 26, 2008

Adnan Özyalçıner’in, “3. İşçi Öyküleri Ödülü” için hazırladığı rapor:

“Abdullah Baştürk İşçi Öyküleri Ödülü Seçici Kurul Başkanlığına,

Elime geçen 184 öykü okunduktan sonra aşağıdaki sonuçlara varmış bulunuyorum:
Gelen öyküler, genel olarak bana zayıf göründü. Birçok yazar, işçi ve işçilik konusunu, anlattığı herhangi bir olaya dekor olarak kullanmış. Kimi de grev, sermaye emek çelişkisi, sendika, sigorta gibi konuları öykü içine yedirmeden, olay örgüsü dışında makale anlatımıyla toplumsal nutuklara dönüştürmüş. Dolayısıyla anlatılanlar, her ne kadar yarışma konusuna, belirlenen temaya uygun düşüyorsa da öykü olamamış. Bunları eledim. Bir de Hasan Cüneyd Boz-kurt’un Helios adlı 60 sayfalık öyküsünü kısa bir roman konumunda olduğu için derecelendirmeye almadım.
Öyküleri gözden geçirirken önce öykü olup olmadıklarına baktım. Dereceye girebilecekleri temaya uygunluğu, dili, anlatımı, kurgusu yönünden değerlendirdim.
...

Yayınlanabilecek düzeyde gördüklerimse şunlar:
86 İlkay Noylan- Kalorifer Petekleri, 64 Uğur Becerikli- Taş, 65 Uğur Becerikli-İndirim Zamanı, 47 Mehmet H. Yazıcı- Kış Halleri, 46 Mehmet Fırat Pürselim- Ölümün Ötesindeki Köy, 114 Ayten Kaya Görgün- Baban Tezek Kokardı, 89 Nermin Gürbüz-Kule İhsan, 97 İlkay Aydoğan- Kestane Ayıklamak Zor İş Arkadaş, 94 Perihan Taylan- Suç ve Tıkınma, 90 Tülin Çetin Bektaş-Eller, 92 Zekiye Yüksel- Kefillik, 93 Mevlut Kırnapçı – Beş Tireni, 106 Ahmet Taşcıoğlu- Bir de Devran Dönmese.”

Thursday, June 12, 2008

Öykü : Dedem Dimitri

Dedem Dimitri

Çok sevinçliyim?!.. Doktora tezimin konusunu seçme zamanım yaklaştıkça uykularım kaçıyor, uyuyabildiğimde de kabuslar görüyordum. Ama işte, korktuğum başıma gelmemişti. Kolayca altından kalkabileceğime inandığım bir tez konusu almıştım. İçeriğini tam detaylandırmasam da ana başlık: Lozan Nüfus Mübadelesi.

Tez hocam Profesör Kevorkyan, “Bak hemşerim, bu konu çok yazılmış, çizilmiştir. Sakın kolayına kaçıp, baştan savma bir tez yazma. Hemşerimsin diye seni kayırırım sanma,”demişti.

Üzme kendini hocam. Senin yüzünü kara çıkarmayacağım.

Tez hocam Kevorkyan olunca çok korkmuştum; Ermeni asıllı bu sevimli ihtiyar tarihte olan biten her şeyin hesabını ya benden sormaya kalkarsa diye…

Bu korkum da boşa çıkmıştı. Dünyanın bir başka ucunda, Kanada’da, gurbette köylüsüne rastlamış insanlar gibi kaynaşıvermiştik. Benim Türk olduğumu öğrendiği zamandan beri hep Türkçe konuşuyorduk. “Buralarda bu dili konuşabileceğim birilerini bulmak zor,” diyordu. Göz kırpıp, “Haaa bak küçük hanım! Tezini de Türkçe yazmak yok, onu İngilizce yazacaksın,” diye ekliyordu.

Kevorkyan, tez konum belirlendikten sonra, “Bunu kutlayalım,” dedi. Kutlama olur da hiç kaçırır mıyım? Birlikte Ontaria’daki bir Yunan tavernasına gittik.

Uzomuza eşlik eden mezelere hücum etmişken,

“Mübadelenin etnik esaslı olduğu söylenir, ama ilginç, farklı durumlar da var,” dedim.

Kevorkyan,“Ne gibi?” diye sordu.

“Gerçi Anadolu topraklarında yerleşmiş Rum-Ortodokslar ile Yunanistan topraklarında yerleşmiş Müslüman Türkler zorunlu göçe tabi tutuldular; ancak Yunanistan’a göç edenler arasında dini ortodoks olan, ama tek kelime Rumca bilmeyen ve İncilleri dahi Türkçe olan insanlar vardı. Bunlar önemli iddialara göre Selçuklulardan önce Anadolu’ya gelip ortodoks olan Türk boylarından idiler. Buna benzer durumlar Yunanistan’dan Türkiye’ye göç edenler arasında da var.”

Ben heyecanla kitabi, uzun cümleler kurup konuşurken, Kevorkyan kısa cümlelerle geçiştiriyordu. Ancak elinde olmadan benim sıkıcı ayrıntılara girmeme neden olacak sorular sorma tuzağına düşüyordu.

“Bu konuyu çok araştırmış değilim. Emin misin?” diye sordu.

“Herhalde yani hocam, ailem Mübadelede göç edenlerden.”

“Senin bir mübadil torunu olman tezin için büyük bir avantaj,” dedi Kevorkyan.

Kitaptan konuşmaya devam etmeye niyetli idim; ancak hocamın yüzünde muhtemelen “Yahu küçük hanım, n’olur bu işkenceyi yapma bana… Buraya eğlenmeye geldik; sırası mı şimdi dersten, tezden konuşmanın?” diye düşünen bir adamın yalvaran ifadesini fark ettim ve son bir cümle ile konuyu kapatmaya karar verdim..

Ağzımda yutmağa çalıştığım Akdeniz mezeleri, yüzümde özlediğim bir lezzete kavuşmanın mutluluğu, haklısınız anlamında başımı salladım. Uzoma uzanırken:

“Tarihin tekerleği her iki halkın üzerinden geçti. Tarihten, yüzlerce yıl bir arada yaşamış olmaktan, benzer kültürlerinden, ortak ezgilerinden, yemeklerinden, yaşam biçimlerinden kaynaklanan yakınlıkları vardı. Aslında aralarındaki fark, sadece rakı ile uzo arasındaki fark kadar,“ dedim.

Bu sırada müzik grubu sahne almış, ezgisi ortak şarkılardan birini çalmaya başlamıştı.

« Sala sala, mes sti sala ta milisame
Na me paris, na se paro simfonisame. »

Melodiyi yakalayıp, en şirin halimi takınarak şarkıya Türkçe eşlik etmeye başladım.

« Bir dalda iki ceviz
Aramız derya deniz
Sen orada ben burada
Ne bet kaldı ne beniz. »


Kevorkyan da keyiflenmiş elindeki çatal bıçakla masaya vurarak tempo tutmaya başlamıştı.

***
Geç vakitte yurda döndüğümde gözümden uyku akıyordu.

Başımı bir an önce yastığa koymak için sabırsızlanırken baş ucumdan hiç ayırmadığım iki eski resme gözüm kaydı. Biri dedemle birlikte olduğumuz, ben küçükken çekilmiş bir resim. Diğeriyse iki genç erkeğin görüldüğü daha eski bir resim. Bu sararmış resimde Selanik’te, arkalarında eski yazıyla Selanik Hatırası yazılı bez, Beyaz Kulenin önünde fotoğraf çektiren iki delikanlı yan yana poz vermiş objektife bakıp gülümsüyorlardı: Mehmet ve Dimitri. ..Mübadeleye tabi tutulan; biri Anadolu’dan, diğeri Yunanistan’dan göçe mecbur edilen iki ailenin çocukları.

Aslında dedem kendisini mübadilden saymazdı. “Ben köşeden döndüm, be evladimu. Mübadil denmez bana,” derdi.

O zaman ben bunun ne anlama geldiğini anlayamazdım.

Yüklükte bir kutuyu karıştırırken bulduğum resimlerden birindeki iki delikanlının kim olduğunu sorduğumda da hep kaçamak cevaplar aldım. Ailenin diğer fertlerinden, ninemden, babamdan, annemden de aldığım cevaplar hep aynı türdendi. Gençlerden biri dedem, diğeri eski bir arkadaşıydı.

Aslında dedemin ara sıra dalıp gitmesinden, yalnız kaldığı zamanlarda mırıldanıp, iç çekmesinden bir şeyler anlamalıydım. Gerçi bir şeylerden kuşkulanmıyor da değildim.

Dedemin o müthiş sırrını öğrendiğimde on beş yaşımdaydım. Benim artık bu sırrı öğrenme ve saklama yaşımın geldiğini düşünmüştü herhalde. Ninemle birlikte bahçede otururken aniden “Bak sana ne anlatacağım,” diye başladı. Önce şaka yapıyor zannettim.-Şakası hiç eksik olmazdı zaten. İnanmadım, üsteledim. Ancak ninem de hikayeyi doğrulayınca ikna oldum. Öğrendikten sonra da defalarca dinlesem de gizemli bir masal gibi usanmadan, yeniden anlattırdım.

O yaşta bir kız çocuğu için heyecan verici, matrak bir hikaye idi. Çarpılmıştım. Günlerce ağzım açık dolaştım. Dedemin peşinden ayrılmıyor, hayran hayran onu izliyordum. O benim için aşkı uğruna inanılmaz bir macerayı göze alan bir kahramandı.

“Anlatsana be dede,” derdim.

“Ne anlatayım be evladimu? Kaç kere anlattım, dinlemekten usanmadın mı?” dediğinde “Anlat işte!” diye üstelerdim.

Dedem önce nazlanır, sonra ilk kez anlatıyormuşçasına bütün ayrıntılarıyla hikayesine başlardı.

***
Yeni bir hayata başlamak hiç kolay değildi. Hele bildik güzel bir memleketi bırakıp, bilinmedik yeni bir geleceğe doğru zorunlu bir yolculuğa çıkmak…

Bütün göç hikayelerinde hüzün vardır. İnsan köklerinden, sevdiği topraklardan, komşularından kopmak istemez.

Göçmek...Göç...Hicret...Daha da ötesi hicran.

Yahu ben, öyle dindar falan da değildim. Kiliseye gitmiyorum diye köyün papazıyla papaz olmuştum.

Helenikayı da bilmezdik be yavrumu.

Yunanistan’a göçtüğümüzde şaşkındık.

Günün birinde zabitler kapımıza dayandılar. Sizi Yunanistan’a göndereceğiz, buraya da oradan Müslümanlar gelip yerleşecek; toparlanın, hazır olun dediler. Ama niye, biz memleketimizden memnunuz; burada Hıristiyan, Müslüman hep birlikte yaşarız; aramızda hiç kavga gürültü olmaz; birbirimizi severiz sayarız dedik. Zabitler, bizi dinlemediler; biz bilmeyiz emir böyle dediler.

Yanınıza fazla bir şey almayın; hayvanlarınızı, taşıyamayacağınız eşyaları ya satın, ya da komşularınıza bırakın demişlerdi.

Önce inanmadık, olmaz böyle şey dedik; ancak iş ciddiydi. Yavaş yavaş toparlanıp, hazırlandık. Evimizi, bağımızı bahçemizi, pınarlarımızı, hayvanlarımızı, o senenin hasadından arda kalan ürünümüzü, ecdadımızın kabirlerini arkada bırakıp; komşularımıza veda edip, ağlaya sızlaya yanımızda götürebileceğimiz eşyalarımızla yola çıktık.

İlkin katırlarla, arabalarla köyden Mudanya’ya indik. Oradan vaporla Tekirdağ’a gittik. Orda da biraz eğleştik. Sonra trenle Selanik...

Güzelim memleketimizi bırakıp yaban ellere gelmiştik.

Selanik’ten bizi bir kasabaya gönderdiler. Müslüman bir ailenin evine yerleştirdiler. İki katlı bir evdi. Evin bir katını boşalttılar. Bir katında onlar oturuyorlardı, bir katına da biz yerleştik.

Uzun süre birbirimize alışamadık. Selam sabahın dışında pek bir şey konuşmuyorduk. Konuşmamamızın sebebi dilimizin farklı olduğundan değildi. Bizimkiler Türkçe dışında bir dil bilmiyorlardı zaten. Onlarsa Türkçeden başka konu komşudan öğrendikleri kadarıyla çat pat Urumca da konuşuyorlardı.

Mutfağımız, banyomuz, helamız ortak idi. Evin içinde su yoktu. Bahçedeki kuyudan kovalarla taşıyorduk.

Geldiğimizin ikinci günüydü. Anam elinin altında buyuracağı beni bulmuş olacak ki elime bir kova ile bir güğüm tutuşturdu. Kuyunun yerini öğreniver de şunları doldurup getiriver, dedi. Elimde kovayla güğüm bahçeye çıktım. Kuyunun yerini sorabileceğim karşıma çıkan ilk kişi yandaki evin küçük kızı idi: Ayşe, bizim yerleştiğimiz evin hanımının kız kardeşinin kızı…

Karşı karşıya gelince birbirimize bakakaldık. Konuşamadım önce… İnsanın içine bir görüşte sevda ateşinin düşmesi buymuş meğer…

Toparlanıp kuyunun yerini sordum. “Gel benimle, seni götüreyim”, dedi. Meyve ağaçlarının arasından geçtik. Büyükçe bahçenin bir köşesindeki kuyuya gittik. Bana yardım etti. Kuyunun başındaki kovayla çektiğimiz suyu benim götürdüğüm kovaya, güğüme doldurduk.

Bahçedeki ağaçtan kopardığı iki incirin birini bana verdi.

“Şu incir ağacını kıskanıyorum biliyor musun?” dedim.

“Niye?” diye sorduğunda, “O kadar sağlam kökleri var ki onu toprağından söküp başka bir yere dikmek imkansız,” dedim. “Oysa biz!?..”

Gözlerine baktım. Merakla bana bakan, hayatımda gördüğüm, görebileceğim bu en güzel gözlerde hüzün vardı.

“Biz de kendimizi toprağımızda köklü zannediyorduk, ama koparıldık. İşte şimdi buradayız,” diye devam ettim.

Bana hak veren bir ifade ile başını salladı :

“Kuşlar bile istediği dala konar. Sen bu dala konma, şu dala kon denebilir mi?” dedi.

O günden sonra Ayşe’yi görebilmek için kuyudan su taşıma işini gönüllü olarak üstlendim. Ayşe de öyle. Su taşımak bahanemiz, kuyunun başı buluşma yerimiz oldu. Haliyle de evimiz hiç susuz kalmadı.

Bir süre sonra aileler birbirine alıştı. Kaynaştık. Farklı toprakların insanları olsak da aynı kaderi, aynı evi paylaşan iki aileydik sonuçta. Daha önemlisi hepimiz mağdur olan taraftaydık.

Bazı akşamlar aynı evin içinde birbirimize misafirliğe giderdik. Konu hep memleket hikayeleriydi.

Bizimkilerin hali haraptı… Memleketimizden ayrıldığımıza, doğduğumuz büyüdüğümüz, sevdalandığımız toprakları belki de bir daha hiç göremeyeceğimize hala inanamıyorduk. Onlarsa bizi avutmaya, gönlümüzü almaya çalışıyorlardı; ama yakın bir zamanda aynı akıbetin onların da başına geleceği akıllarına gelince üzerlerine bir hüzün çöküyordu.

Halimiz haraptı, ama onların durumu da bizden farklı değildi. Ayrılık günleri yaklaştıkça kara kara düşünüyorlardı.

Ayşe’nin babası komşumuz Salim Aga’ya bir haller olmuştu. O koca gövdeli, sert görünüşlü adam yumuşamış, dokunsan ağlayacak bir halde geziniyordu. Sabah erkenden, gün ağarmadan evinden çıkıyor; önce camiye gidip namazını kılıyor, sonra da dağ tepe dolaşıyordu. İlkin bahçesinde dolanıyor; ağaçlarına bakıyor, sarılıyor okşuyor; kümesindeki, ahırındaki hayvanlarına, ineklerine, eşeğine tavuklarına bir şeyler söylüyordu. Sanki onlarla vedalaşıyordu. Sonra da dağ tepe gezmeye başlıyordu. Karacaova’da sarılıp, okşamadığı, vedalaşmadığı tek bir ağaç kalmamıştı.

Ben, o vakitler on dokuz yaşındaydım. Onların da Mehmet isimli ben akran bir oğulları vardı. Arkadaşları ne demekse ona Şuşut Mehmet derlerdi. Lakabı öyleydi. Boyumuz posumuz, yüzümüz birbirine pek benzerdi.

Benim ilk görüşte sevdalandığım komşu kızı Ayşe, evin oğlu Mehmet’in teyze kızı idi.

Zamanla Mehmet’le iyi ahbap olmuştuk. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmiyordu.

Sık sık yaptığımız gibi bir gün yine kaçamak yapıp, mahalledeki diğer arkadaşlarımızla, Kokoz Ali, Burunsuz Yorgo, Baydak Salih’le birlikte Selanik’e gittiğimizde ırakı içip, çok sarhoş olduk. Yol üstünde rastladığımız bir şipşakçıda Mehmet’le ikimiz resim çektirdik.. Sana gösterdiğim bir resim var ya, o resmi işte…Beyaz Kule’ye yakın bir yerde denizin kenarına oturduk.

Saatin ilerlediğine aldırmadan tatlı bir muhabbetin koynuna bırakıverdik kendimizi. O yaştaki erkek çocuklar bir araya gelince ne yapar? Karı kız muhabbeti işte…

Mehmet, bir türkü tutturdu. Sonra ağlamaya başladı. Sarhoşluk işte. Meğer kara sevdalı imiş. Komşu köyden bir Hıristiyan kızını severmiş. Adı Eleni imiş. Ben de Mehmet’in teyzesinin kızına, Ayşe’ye gizliden sevdalanmıştım, ama açık etmiyordum.

Efkar dağıtmaya gitmiştik, ama iyice efkarlandık.

O gece eve döndüğümüzde aklıma bir cin fikir geldi: Mehmet’le kimliklerimizi değiştirecektik.

Ben Mehmet’in ailesiyle memlekete geri dönecektim, Mehmet de benim kimliğimle Dimitri adını alarak Yunanistan’da kalacaktı; böylece hiç kimse memleketinden ve sevdiğinden ayrılmayacaktı.

Sevda ateşi yüreğe düşünce akıl senelik izne çıkarmış, ama benim kafam çalışmıştı be yahu…

Mehmet’in bu fikri seveceğinden nerdeyse emindim. Eleni’den ayrılmak istemezdi. Ailesini de ara sıra görmeye gelirdi. Ya ben? Niyetim sadece Mehmet’e kıyak yapmak değildi. Anamdan babamdan, kardeşlerimden ayrılmak kolay değildi, ama öbür tarafta da Ayşe’ye olan sevdam, daha da ötesi memleket hasreti vardı. Kafam karmakarışıktı.

Ertesi sabahı zor ettim. Sabahın köründe Mehmet’i uyandırdım; planımı anlattım. Önce anlamsız anlamsız yüzüme baktı, olur mu gibilerinden.

“Yahu, dedim biz birbirimize benzemiyor muyuz? Yaşlarımız da aynı sayılır. Bizi tanımayan kim bilebilir ki benim Dimitri, senin de Mehmet olduğunu? Yeter ki
ailelerimizi ikna edelim; onlar he derse bu iş olur.”

“Delilik ulan bu!” dedi.

“Tamam be biraderim, biz de delikanlı değil miyiz zaten!”

“Peki ya ailelerimiz; sen ailenden ayrılabilecek misin?” dedi Mehmet.

Ayrılmak zordu, ama başka çözüm yoktu ki.

“Yahu Mehmet, gurbete çalışmaya gitsek ya da askere gitsek ailemizden ayrılmayacak mıyız?.. Ne farkı var ki?” dedim.

Mehmet, ikna olmuş gibiydi. Sen ne uyanıksın, der gibi baktı:

“Alavere dalavere …fan fini fiston fistana…” dedi ve güldü.

Sırtıma muzırca vurduktan sonra,

“Bak bu işi yapacaksak senin de sünnet olman lazım. Ne olur ne olmaz, önünde askerlik falan olacak, sünnetsiz olduğun fark edilirse başın derde girer,” dedi.

Gırgır geçme der gibi gülmüştüm, ama o sıralarda yapılan bir sünnet düğününde sünnetçiyi ayarlayıp gizliden beni sünnet ettirdi. Eee tabii kolay olmadı. Kimseye çaktırmadan idare etmek daha zordu.

***
İki ailenin bir araya geldiği bir akşam konuyu açtık. Herkes şaşırmıştı. Önce itirazlandılar. Ama Mehmet’le benim kararlı olduğumuzu görünce çaresiz kabullendiler.

Bir sabah erkenden kalktık. Ayrılık zamanı gelmişti… Mehmet, at arabasını hazırladı. Birkaç kap kacak, yatak döşeği,denklerimizi arabaya yükledik. Ayşe, bir daha böyle güzel şeftali bulup yiyemeyiz diye bir sepet rodakino almıştı yanına.

Yorucu bir yolculuktan sonra Selanik’e geldik. Bizi götürecek vaporu beklerken, birkaç gün eğleştik.

Ayrılık zor oldu. Mehmet’in ailesi, iki teyzesinin aileleriyle vapora, meşhur Gülcemal’e binip İzmir’e geldik.

Böyle olmasını ben istemiş ve planlamıştım, ama garip duygular içindeydim. Hem seviniyor, hem hüzünleniyordum; yüreğimde anaforlar vardı. Memleketime yeniden kavuşmuştum, sevdalandığım kızla beraberdim; ama geride öz ailemi bırakmıştım. Anamı, babamı, kardeşlerimi bir daha ne zaman görebilecektim? Ayrılık-kavuşma, kavuşma-ayrılık; her şey iç içe idi.

Mehmet’in ailesi, daha doğrusu benim yeni ailem nereye yerleşeceklerini bilmez, kararsız haldeydiler.

Bir süre oradan oraya dolandırıldıktan sonra Ayşe’nin ailesiyle aynı kasabaya yerleştirildiler. Bir ay onlarla kaldım. Mehmet’in kimliği ile güvendeydim. Kendi köyüme gidemezdim. Tanınır, yakalanır, yeniden Yunanistan’a gönderilirdim.

Sık sık Mehmet’in ailesini ziyaret ediyordum.

İşin ikinci safhası benim için daha da zordu. En az yüz okka çeken, her zaman ciddi ve sert görünümlü olan Salim Aga’dan kızını istemek kolay iş değildi. Bir gün ziyaretlerine gittiğimde Ayşe’yi babasından istedim.

Ortalık yeniden karıştı. Ama beni seviyorlar ve aileden sayıyorlardı. Biraz nazlandıktan sonra Ayşe’yi bana vermeyi kabul ettiler. Böylece kağıt üzerinde Mehmet teyzesinin kızı Ayşe ile evlenmiş oldu.

***
“Yaaa, dede kafam karıştı. Kim Dimitri, kim Mehmet?”

“Yahu be evladimu, ne var karışacak! Ben Dimitri idim, Mehmet oldum; Mehmet de Dimitri oldu. Mehmet memleketinde kaldı, ben de memleketime geri döndüm.”

“Offf, yine çok karışık. Peki sonra?”

“Sonrası işte, bildiğin gibi…Büyük aşkımla, Ayşe ninenle evlendim, çocuklarım oldu, güzel torunlarım oldu.”

Nineme baktım. Bizim konuşmalarımızı dinlerken tebessüm ediyordu. “Canım ninecim, tontoşum,” diye sarıldım.

“Peki ya gerçek Mehmet’e ne oldu?”

“Uzun zaman birbirimizden haber alamadık. Zor zamanlardı…

Bir gün bir adam geldi bizim oraya. Dükkandaydım. Adım Dimitri, dedi. O kadar sene birbirimizi görememiştik, ama hemen anladım. Sarıldık birbirimize...Eleni’yle evlenmişti. Yanında karısı ve oğlu vardı. Bak, dedi karısını ve oğlunu gösterip, kaldığım iyi olmuş değil mi, dedi.

Eve götürdüm. Ayşe nineni, teyzesini, anasını babasını, kardeşini görünce ağlamaya başladı. Sarılıp, karşılıklı ağlaştılar.

Sonra ara sıra mektuplaştık. Birbirimizden haber aldık. Bir ara mektupların arası kesildi. Karısından mektup aldık. Meğer Alman işgaline karşı komitacılarla birlikte dağa çıkıp direnişe katılmış. Yaralanmış.

Seneler sonra yine çıkıp geldi. Bu sefer yanında beş yaşında bir kız çocuğu da vardı. Almanları, vatanımızdan kovduk, dedi gururla. Gömleğini sıyırıp yara izini gösterdi.

Sonra bir süre haber alamadık. İç savaşta başını yine belaya sokmuş. Faşistlerin eline düşmüş, hapse atılmış. Daha sonraları birkaç kere anası babası kardeşi de görmeye gittiler. Ben gidemedim.”

“En son ne zaman görüştünüz, dede?”

“Albaylar Cuntasının iktidarda olduğu sıralardaydı oğlundan bir haber aldık. Bu kadar rezalete dayanamıyorum, diyormuş. Bir sabah kalp sektesinden vefat etmiş. Ölmeden önce de benden söz edermiş. Epeydir görüşemedik diye…Allah rahmet eylesin.”

***
Ha Mehmet, ha Dimitri ne fark eder ki? Dedem dedemdi işte… Aşkı uğruna muhteşem bir macerayı göze alan bir kahramandı benim için. Hem nineme, hem de memleketine, doğduğu topraklara sevdalı biri!.. Ya öbür Dimitri !? O da bir kahramandı. Evlendiği kıza sevdalı; doğduğu, vatan saydığı toprakları işgalcilere karşı savunmuş, halkının mutluluğu için mücadele etmiş bir kahraman.

Ah dedecik sağ olsan ne çok sevinirdin senin o müthiş maceranın doktora tezi konuma ilham verdiğine…

* Bu öykü, 2009 yılında Lozan Mübadilleri Vakfı tarafından basılan "Mübadele Öyküleri" isimli kitapta yer almıştır.

Wednesday, March 19, 2008

karikatür & edebiyat


öykü . Fyyyatma

Fyyyatma

Güzel bir gündü; havada tatlı bir serinlik vardı. Bu küçük Ege kasabası bahar başlangıcını yaşıyordu; günlerce süren yağmurun arkasından güneşli bir güne gözlerini açmıştı kasabalılar.

İstasyonda duran yorgun tren yolcularını boşalttıktan sonra uflayıp puflayarak yeniden yola koyulmuştu. Trenin gidişiyle istasyonu dolduran kalabalıktan kısa bir süre sonra eser kalmamıştı; yolcular, yakınlarını karşılayanlar, seyyar satıcılar, faytoncular hepsi birden yok olmuşlardı.

Fötr şapkalı, papyonlu, ince bıyıklı, orta yaşlı bir adam, bir süre elinde küçük tahta valizi, koltuğunun altında keman kutusuyla ayakta dikilerek etrafı süzdükten sonra kasabanın içine doğru yürüdü. İlk defa geldiği bu Ege kasabası da diğerlerine benziyordu. Mübadelede el değiştiren eski Rum evleri mimariye damgasını vurmuştu. Yol boyu sıralanan ağaçlar bahar çiçekleriyle bezenmişti. Kasaba meydanında küçücük bir kaidenin üzerine oturtulmuş Atatürk büstü, meydanın arkasında kasabanın en görkemli binası olan kaymakamlık, hemen yanında ise büyükçe bir park vardı. Görkemli ağaçları burasının çok
eski bir park olduğunu belli ediyordu.

Adam, sol elinin baş parmağı yeleğinin köstekli saatinin bulunduğu cebinde, yavaş yavaş çarşı içine doğru yürüdü. Ortalığı ışıl ışıl aydınlatan güneş aniden bir bulutun arkasına girdi. Bu aylarda sık yaşanan bir bahar sürprizine, yağmura yakalandı; ufak yağmur taneleri düşmeye başlamıştı. İlk gördüğü kahvehaneye girdi; cam kenarında bir masaya oturdu. Kirli camdan çarşıdan gelip geçenleri görebiliyordu. Yağmur biraz daha hızlanmıştı. Sokaktakiler telaşla kaçışmaya başladılar. Kahveci, yanına geldi.

“Bir şey içer misiniz abi?”

“Orta şekerli kahve lütfen.”

Sokakta saçak altlarına sığınan birkaç kişinin dışında kimse kalmamıştı. Kahvehaneye tarladan dönen ıslanmış gündelikçiler girdi. Adamın yanındaki masaya oturup gürültülü bir şekilde şakalaşarak konuşmaya başladılar. Garson, kahvesini getirdi; masaya koydu.

“Buyur, beyim.”

“Sağol.”

Teklifsizce bir bakışta yabancı olduğu anlaşılan adamın yanındaki sandalyeye oturdu.

“Merakımı bağışla beyim. Gelişinizin sebebi?.. Tayin falan mı?”

Sıkça sorulan bu tür sorulara alışmış bir umursamazlıkla cevap verdi.:

“Memuriyet değil. Turne için geldim. Kurulacak çadır tiyatrosuyla ilgili olarak...Orada keman çalıyorum ben.”

“Çok güzel...İsminiz?”

“Salih... Salih Zeki Uğurata. İstanbulluyum.”

“Hoşgeldiniz Salih Beyim. Çam Şenliği, ha?! Vay canına be, bahar geldi desene.”

Her yıl geleneksel olarak, bahar başlangıcında kasabanın hemen dışındaki çamlıkta panayır
Kurulurdu; bu panayır, onbeş gün, en fazla bir ay sürerdi.

“Seni ilk defa görüyorum, beyim. İlk gelişin mi?”

“Evet, biz daha önce hiç gelmemiştik... Havalar iyi gitse bari.”

“Ya öyle.”

Kahveci kalktı.

***
Salih Zeki Uğurata... Kruvaze ceketi, pantolonunun paçası duble, her zaman ütülü koyu renk takım elbisesi, yakası kolalı gömleği, papyonu, ince tel çerçeveli gözlüğü, pırıl pırıl boyalı siyah ayakkabıları, kibar şık görünüşüyle gittiği her taşra kasabasında yabancı olduğu hemen belli olan bir beyefendi: Bir Osmanlı paşazadesinin oğlu, Mekteb-i Mülkiye mezunu, eski bir banka müdürü; kendi ifadesiyle bir “yaşam küskünü”. Aslında yüzündeki çizgiler, şakağına düşen aklar ve gözlerindeki fer çok şey anlatıyordu; ancak bilene, anlayana...Hemen herkesin merak ettiği bu iyi eğitimli İstanbul beyefendisinin o şehir senin, bu şehir benim dolaşarak ekmek parası peşinde koşturan basit bir tiyatro kumpanyasının üyesi olmasının nedeniydi.

***
Ne sınırsız ihtirasları vardı karısının. Bitip tükenmeyen isteklerinden bıkıp usanmıştı; bir müdür maaşıyla bu isteklerin karşılanamayacağını biliyordu, ancak nafile. Banka müdürü maaş azımsanmayacak bir paraydı, ama o bile yetmiyordu. Karısı da kayınvalidesi de birer canavar gibi gözükmeye başlamışlardı gözüne; kaçıp gitmeyi, kurtulmayı düşünüyordu. Niyeyse senelerdir yapamıyordu.

***
Kahvehanenin camının kenarındaki masada oturmuş; gözleri sokağı döven yağmur damlalarına dalmış, kahvesini yudumluyordu. Kimbilir hangi düşüncelere sürüklenmişti? Masanın dibinde tahta valizi, yanındaki sandalyeye koyduğu kemanı. Bütün mal varlığı bu kadardı.

Keman ilk derslerini aldığı haminnesinin armağanıydı. Yüksek Kaldırım’daki bir rehinciden almışlardı. Adamın demesine göre veremden ölen bir yahudi terziye aitti; ölünce yoksul ve çaresiz kalan ailesi kemanı satmak zorunda kalmıştı. Bu kemanın değerli bir Stradivarius olduğunu söylemişti rehinci. Değerli bir keman olduğu belliydi; ama rehincinin sözlerinin bir satıcı palavrası olduğunu anlamışlardı. Haminnesi almak için altınlarını bozdurmuştu.

Hava iyice kararmıştı. Kara bulutlar dağılmamıştı ama yağmur hızını kaybetmişti. Dışarıda dükkanların vitrinlerinin, evlerin pencerelerinden sızan ışığın aydınlattığı yoldaki su birikintilerine düşen yağmur damlaları görünüyordu. Adamın yanındaki masada oturan gündelikçiler hararetli bir okey oyununa dalmışlardı; arkalardaki masalardan birinde beyaz sakallı, gözlüklü, başında kasket bulunan ihtiyar bir adam bastonuna yaslanmış uyuyordu. Onlardan başka bir kaç kişi daha vardı içeride; çay ocağının hemen üstüne yerleştirilmişradyodan akşam haberlerini izliyorlardı.

Yanına gelen kahveci:

“Almanlar iyice kudurdu,” dedi.

Onaylar gibi başını salladı, hesabı istedi.

“Bildiğin iyi, ucuz bir otel var mı?”

“Kahvenin sırasında, yüz metre kadar yukarıda orta halli bir otel var; temizdir.”

Yağmur iyice yavaşlamıştı. Çarşıdan yukarı doğru yürüdü; otelin önüne geldi. Gösterişsiz küçük bir oteldi. İyi bir otel olmayabilirdi; ama tercih yapabilecek durumda değildi. Böyle küçük kasabalarda bazen otel bile bulunmayabiliyordu. İçeri girdi; otel katibine kaydını yaptırdı. Anahtarını aldı. Yavaş, yavaş merdivenleri çıktı; kapıyı açtı; valizini yatağın kenarına koydu. Ayakkabılarını çıkarmadan sırtüstü yatağa uzandı. Yatağın yanındaki duvarda bir tahta kurusu yukarı doğru tırmanıyordu. Eliyle şaplak atarak beyaz badanalı duvara yapıştırdı; böceğin gövdesi duvara yapışıp parçalandı; bir kan lekesi oluştu. Onun kanı olamazdı; daha yeni gelmişti otele. Belli ki bir önceki oda müşterisinin kanıyla kendisine bir ziyafet çekmişti tahtakurusu.

Yorgun ve dalgın görünüyordu. Bir sigara yaktı. Gözleri ahşap tavana takıldı. Tavandaki lekeler sanki birer insan resmine dönüşüyor, canlanıyor ve ona bir şeyler anlatıyordu.

***

Genel Müdürlükten gelen müfettiş değişik bir çocuktu, ona müdür odasının karşısındaki odayı vermişlerdi. Sabah mesaiye geldikten sonra, saatlerce kafasını kaldırmadan çalışıyordu; sadece tuvalet ihtiyacı olduğunda ve evrak istemek için yerinden kalkıyor, onun dışında hiç yerinden kalkmadan çalışıyordu. Çoğu zaman çaycının getirdiği çayı farketmiyor, masasında soğutuyordu.

Odaların kapıları açık olduğunda müdür masasından müfettişi oturduğu yerden görebiliyordu.
Tel çerçeveli gözlüklerinin üstünden bakıp, göz göze geldiklerinde hafif bir tebessümle selamlaşıyorlardı.

Müfettişler, çekinilecek bir şey olmasa bile insanı her zaman tedirgin ederlerdi..

***
Elbiselerini bile çıkarmadan yattığı küçük otel odasında uyandı. Sabah olmuş, güneş epey yükselmişti. Kalktı otelin penceresinden dışarı baktı.Toprağa akşam yağan yağmurun kokusu
sinmişti. Çiçeklerin yapraklarında hala yağmur damlacıkları vardı. Kuşlar, cıvıldaşıp uçuşarak adeta ışıl ışıl, güneşli bir bahar gününün başlangıcını müjdeliyorlardı.Tütün işçileri traktör
römorklarına doluşmuş tarlalara gidiyorlardı; erkeklerin bir çoğunun başında kasketlerinin altında poşuları vardı; kadın ve kızlar ise şalvar giymiş, omuzlarına kıvraklarını atmışlardı. Lise
öğrencileri başlarında özel şapkaları, yakındaki başka bir kasabadaki okullarına gitmek üzere minibüslere biniyorlardı.

Giyindi çarşıya indi. Esnaf, tek tek dükkanlarının kepenklerini açıp vitrinlerinin önüne tezgahlarını sıralıyorlardı. Gazete arabası koca desteler halinde günlük gazeteleri getirmişti.

Çadır tiyatrosunun eşyalarını, dekorlarını getiren kamyonlar İzmir-Manisa yönünden gelip
kasabanın meydanından geçerek, Çamlığa doğru devam ettiler. Askeri garnizonun önünden
geçtiler. Sabah içtiması için toplanan erler tel örgülerin kenarına koşuşarak, merakla bakıp,
keplerini çıkarıp sallayıp, ıslık çalarak konvoyu selamladılar.

Hummalı bir çalışma başladı. Çamlığa ulaşan kamyonlardan ağaçların arasındaki açıklığa eşyalar indirilmeye, hızla gösterilerin yapılacağı çadırın, lunaparkın salıncaklarının, atlı karıncanın, sergilenecek hayvanların kafeslerinin kurulmasına başlandı. Bir hareketlilik, tatlı bir heyecan vardı; yorgun turneler bile bu heyecanı tüketemiyordu.

Akşama doğru çadır tiyatrosunun geri kalan diğer elemanları da birer ikişer kasaba meydanına gelen minibüslerden indiler. Kimileri meydanın karşısındaki kahveye gelerek kapının önündeki masalara oturdular. Çadırlarda kalan işçilerin dışındaki kumpanya elemanları Salih Zeki’nin kaldığı otele yerleştiler. Zaten kasabada kalınabilecek tek otel de oydu.

***
Müfettiş bir gün kapının önüne dikilip :

“Vedalaşmak istiyorum,” dedi, “Benim işim bitti; raporumu bitirdim. Artık yarından sonra Şubeye gelmeyeceğim.”

Ayağa kalktı el sıkışıp, vedalaştılar.

“Gene görüşürüz.”

Daha sonra Genel Müdürlükte çalışan bir arkadaşından öğrendiğine göre müfettiş günlerce didiklediği evraklarda bazı usulsüzlükler saptamış; raporunda bunu yazmıştı. Kredi Komitesikararına uymayan, teminatı eksik bir kredi verilmişti. Kredi verilen adam itibarlı bir tacirdi; zaten krediyi vadesi gelmeden sorunsuz kapatmış; bankanın bir kaybı olmamıştı; ama Komite Kararının dışına çıkılmıştı. Şube çalışmalarının bütün başarısına rağmen uyarı alması gerekiyordu.

“Sanki müşteri bulmak, plasman yapmak kolay bir şey,” diye söylenip, yırtınıyordu ama Genel
Müdürlükteki adamların umurunda değildi.

Sonra zaman zaman tek başına kaldığında Salih Zeki hak verdi adamlara; iş kuralına uygun yapılmalıydı; tersi de olabilirdi ve kredi batabilirdi.

Başarısını gölgeleyen bir hatası, yolsuzluğu yoktu; ama birden tedirgin oldu: Olabilirdi de. Buna çok yakın hissetti bir an kendisini; Müfettişlerin bile anlayamayacağı bir yolla kendisine menfaat sağlayabilir, bir kere başlayıp, alıştıktan sonra işi ileri götürüp hiç onaylamadığı, boyutları büyük bir yolsuzluğun içinde bulabilirdi kendisini.

“Allahım, sen aklımı koru,” diye söylendi içinden, “Ne korkunç bir şey!”

Karısının önüne geçemediği ihtirasının onu sürükleyeceği kaçınılmaz son buydu.

Kararını verdi. Bu kaçınılmaz sondan kurtulmanın tek yolu işi bırakmak; uzaklara, olabildiğince uzaklara gidip, kaçmaktı. Belki yine mutsuz olacaktı ama şerefine-kendi şerefinden de önemli olan ailesinin şerefine zarar vermeden, yeni bir hayata yelken açmalıydı.

***
İki gün sonra gösterilere başladılar. İşler iyi gidiyordu. Şanslıydılar; gösteri saatlerinde yağmur da yağmıyordu; yağsa bile kısa sürüyor, arkadan güneş güzel yüzünü gösteriyordu. Ne de olsa bahar yağmuruydu yağan.

Kayık salıncaklar, atlı karınca, çocukların gözdesiydi. Gerilmiş telin üzerinde akrobat Niyazi’nin ve kızının yaptığı numaralar heyecandan hop oturtup hop kaldırtıyordu kasabalıları. Mandrake Kazım’ın yaptığı gözbağcılık numaraları da hiç yabana atılacak gibi değildi. Gösterilerin sonunda Niyazi’nin kızı, Kazım’ın maymunu Abdurrahim’le birlikte dolaşarak paraları topluyordu. Adı Abdurrahim’di maymununun; çok sevimli bir şeydi. Abdurrahim isimli insanlar Kazım’a maymuna bu ismi koyduğu için kızabilirlerdi; halbuki o, çok sevdiği için maymununa rahmetli dedesinin ismini koymuştu. Tahsilatta onun rolü küçümsenemezdi; elinde tuttuğu şapkaya atılan bozuk paraları sevinçle çığlık çığlığa zıplayarak Mandrake Kazım’a veriyordu.

Geceleri büyük çadırda yapılan gösteriler büyüklere mahsustu. Dansöz Semiha saz heyetinin eşliğinde raksediyor; arkasından İbiş’le arkadaşları kısa bir komedi-dram oynuyorlar; Mandrake
Kazım maymunu Abdurrahim’le birlikte sihirbazlık hünerlerini göteriyordu.

Gecenin sonunda Gülşen çıkıyordu sahneye: Kumpanyanın assolistiydi; patronun metresi olarak torpilliydi. Kaprisi ile herkesi yıldırmıştı. Genellikle içkili çıktığı sahnede ağır havalarla başlayıp, oynak şarkılarla bitiriyordu programını. “İzmir’in Kavakları”nı mutlaka söylüyordu. Yöre şarkıları her zaman seyirciyi çekiyor, havaya girmesine yardımcı oluyordu. En gözde şarkısıysa “Makber”di. Nasıl da cesaret edip söylüyordu böyle zor bir şarkıyı? Çoklukla da şarkı sözlerini unutuyordu. Salih Zeki, hemen arkasında kemanıyla eşlik ediyordu; durumu idare etmek, şarkı sözlerini seyircilere farkettirmeden sufle etmek görevi de ona düşüyordu. Aslında hareketli ve güzel bir kadındı. Hele içkili olduğu zamanlarda iyice coşuyordu. Giydiği dekolte, ağır tuvaletle erkek seyircileri kendisine hayran ediyordu.

Kasabalılarla da kısa sürede kaynaşmışlardı. Seviyorlar, saygı gösteriyorlardı. Gündüzleri pek yapılacak işi yoktu Salih Zeki’nin; genellikle kahvede oturup vakit öldürüyordu.

***
Otelden çıktığında öğlene yakın bir saat olmuştu. Yukarı mahalledeki Aynalı Kahvenin yanındaki caminin müezzini öğle namazı için ezanı okumaya başlamıştı bile; arkasından Çarşı Camiinin müezzini, onun arkasından da bütün camilerin müezzinleri arka arkaya ezana başladılar. Yeleğinin cebinden köstekli saatini çıkarıp baktı. Vakit ne kadar da çabuk geçmiş dercesine, hayret ifadesiyle dudağını büktü.

“Amca ayakkabılarını boyayım mı ?”

Kahvenin yan camına sırtını vermiş, derme çatma küçük boya sandığıyla, kara kuru, zayıf bir boyacı çocuk sorusunun cevabını bekler bir halde gözlerini dikmiş bakıyordu. Hiç niyeti yokken, ister istemez ayağını boya sandığının üzerine koydu. Çocuk hasır bir iskemle uzattı.

“Otur amca, ayakta kalma.”

Çocuk büyük bir gayretle önce fırçasıyla ayakkabıların tozunu aldı. Sonra küçük bir kavanozdan, falçatasının ucuyla çıkardığı siyah boyayı süngerinin üzerine sıyırdı. Sonra da ayakkabının üzerine yaydı.

“Amca, ben seni tanıyorum.”

“Nerden ?”

“Panayırdan.”

“Sen hiç geldin mi?”

“I ııhh, abimgil gelmiş, o evde anlattıydı.”

“Senin adın ne?”

“Muharrem.”

“Mektebe gidiyor musun?”

“Hı hı, ilkokul dörde gidiyorum. Okuldan çıkınca da ayakkabı boyuyorum.”

Çocuk cilayı dağıttığı ayakkabının üzerini bezle parlattıktan sonra, her iki eline aldığı fırçaların uçlarını boya sandığının kenarlarına vurdurarak, yarattığı ritmle coşup, ayakkabıları iyice parlattı.

“Yahu sen bayağı ustaymışsın be Muharrem; ayna gibi yaptın pabuçlarımı.”

“He ya, bak bakalım ayakkabılara, yüzünü görcen mi?”

Parasını verdikten sonra, çocuğun kıvırcık saçlarını okşadı. Gerçekten de pırıl pırıl olmuştu, ayakkabıları.. Baktığında parıldayan ayakkabılarında hayal meyal yüzünü gördü. Talihsiz serüveni sanki yansıyan yüzünden okunuyordu.

Ayakkabılarını gıcırdatarak çarşı içine doğru yürüdü.

***

Bölge Müdürünün odasına girdiğinden bu yana onbeş dakika olmuştu. Selam sabahın dışında hiçbirşey konuşmamışlardı. Hoş Müdür de önündeki dosya ile meşgul, arada kafasını kaldırmadan sırf laf olsun diye bir iki kelime bir şeyler söylüyor, sonra işine devam ediyordu.

“Yenganım nasıl, sağlık ve afiyettedir inşallah?”

“İyi, allaha şükür.”

Kapı tıkladı, odacı elindeki tepsi içinde kahvelerini getirdi. Müdürün buyur ettiği koltukta kahvesini içip, beş dakika daha hiç konuşmadan oturduktan sonra kıpırdandı.

“Uygun görürseniz istifa etmek istiyorum.”

Müdür duyduklarından şaşırmış, gözlüklerini çıkararak kafasını önündeki dosyadan kaldırdı.

“Çok düşündüm, böylesinin daha uygun olacağına kanaat getirdim.”

“Hoppala ! Nerden çıktı şimdi, bu ? “

“Belki malumatınız yok, raporu bilahare size de intikal ettireceklerdir. O zaman zaten konudan haberdar olacaksınız. Daha şimdiden istifa etmemin daha onurlu bir davranış olacağını düşündüm.”

“Senin gibi başarılı, geleceği parlak bir şube müdürünün ne gibi bir problemi olabilir ki? Geçen sene en başarılı şube müdürü seçildin. Bu seneki rakamların da iyi. Bölgemdeki en güvendiğim müdürüm sensin. Derdin ne ? “

“Güveniniz için müteşekkirim. Her şey böyle gitseydi iyiydi. Ama bazen iyi insanlar da şeytana
uyup, hata yapabiliyorlar. Hatamı kabul ediyorum.” Bunu söylerken göz pınarlarından bir iki damla gözyaşının yanaklarından aşağıya süzülmesini önleyemedi. Elinin tersiyle yüzünü sildi.

“Kendiliğimden istifa edip, sizi de üzmeden ayrılmamın daha doğru olacağını düşündüm.”

Bölge Müdürü şaşkın bir şekilde ayağa kalkmış, donmuş bir ifadeyle kendisini izliyordu.

“Vallahi bir şey anladıysam arap olayım. Sır gibi konuşuyorsun.”

“Ben sizi daha fazla meşgul etmeden gitsem iyi olacak.”

Oturduğu koltuktan güçlükle ayağa kalktı. Bir an sendeledi. Tansiyonu düşmüş, gözleri kararmıştı.

Bölge Müdürü endişeli gözlerle sordu :

“İyi misin, biraz daha otur da kendine gel.”

“Yok, sağolun iyiyim. Yavaş yavaş giderim.”

Odadan çıkarken bölge müdürü arkasından seslendi.:

“Biraz toparlan da öyle gel, yine konuşalım.”

***

Günler ne çabuk geçiyordu. Bu kaçıncı gündü kasabaya geldikleri? Yine yağmur yağıyordu.
Alışmıştı, bu tipik Ege kasabasının ılık lılık yağan, insanın içini ferahlatan yağmuruna. Yağmur damlaları saçlarından yüzüne süzüldükçe bütün sıkıntılarının yerini tatlı bir hüzün alıyordu, sanki... Kahve, yolunun hemen üzerindeydi. Oyalanacak başka bir şey yoktu. Zamanını panayırda, otelde, kahvede geçiriyordu. İçeri girdi. Her zamanki yükünü almıştı kahvehane. Bazı masalardan oyundan kafasını kaldıranlar selamladılar; artık tanıyorlardı onu. Panayırın şöhretli kemancısı… Her ne kadar akrobat Niyazi, illizyonist Mandrake Kazım, şarkıcı Gülşen, dansöz Semiha kadar “star” olmasa da tanınıyordu kasabadakiler tarafından.

Yan tarafta cama yakın bir masaya oturdu. Bir ada çayı söyledi. Camın öteki tarafında yağmurdan ıslanmamak için saçakaltında, iyice cama yanaşmış küçük Muharrem'le gözgöze geldiler. Muharrem gözünün bir ucuyla ayakkabılarına bakarak, çamurlanmış, boya istiyor anlamında göz kırptı. Çok sevimli bir yumurcaktı. Başıyla içeri gel işareti yaptı. Muharrem,
boya sandığını kaptığı gibi içeri daldı.

O arada kahveci adaçayını getirmişti.

“Salih Abi, n’olur yüz verme buna. Bir alışırsa dükkandan dışarı çıkmaz.”

“Bu seferlik idare ediver, dışarısı yağmurlu.”

Muharrem, boya sandığını yerleştirdikten sonra özenle boyalarını çıkardı.

“Bak yine geçen seferki gibi parlatacaksın tamam mı?”

“Tamam amca.”

Pardesüsünün cebinden kıvırdığı gazetesini çıkardı. Sabah okuma fırsatı bulamamıştı. Açtı, Okumaya başladı.

Gazeteye dalmış, etrafını unutmuştu. Birden bir uğultu oldu, kahvede. Yan masalarda okey, iskambil, tavla oynayanlar, oyunlarından kafalarını kaldırmış, bağrışıyorlardı.

“Vay anam be, Allah neler yaratıyor.”

“Kurbanın olayım, yavrum.”

“Şu kalçalara bak, kalçalara.”

Kapıya yakın bir masaya oturmuş iki yaşlı emekli “Ayıp evladım, ayıp elin garibine,” diye kızıp, söylendiler.

Şaşırmış bir halde kahvedekilerin baktıkları yöne baktı. Çarşıya giden caddeyi kesen karşı sokaktaki iki katlı eski bir Rum evinin balkonunda genç ve güzel bir kız çamaşır asıyordu.

“Doktor Fuat Bey’in yanaşması. Adı Fatma,”dedi Muharrem, açıklama yapmayı gerekli bulmuşcasına.

“Bizim kasabanın köylerinden birinden. Anası babası yok; bir ağabeyi var; o da itin, ayyaşın biri. Doktor Fuat Beyler ev işlerine yardımcı olsun diye aldılar. Garibin biri aslında.”

Muharremin fırçaları boya sandığına vurdurarak tutturduğu ritmle, tavlalara vurulan pulların,
okey tahtalarına vurulan taşların sesi birbirine karışmıştı.

“Bak bakalım yüzünü görcen mi?”

Kemancının çamurlu pabuçlarını Muharrem son fırça darbeleri ile pırıl pırıl yapmıştı.

“Gel bakalım, otur şimdi yanıma. Bir çayı hak ettin.”

“Usta, bize iki çay gönderiver,”diye seslendi çay ocağına.

“Güzel kızdı di mi?”

“Ne dedin?”diye sordu dalgınca.

“Demin balkonda çamaşır asan kız. Fatma… Güzel kız değil mi?” diye yineledi Muharrem.

Fatma, çamaşırları asmış, balkondan içeri girmişti.

“Ha, evet,” diye cevap verdi.

“Bizim kasabanın delikanlılarının yarısı bu kıza hasta. Benim abim de. Büyüyünce ben bile aşık olabilirim.”

“Senin için daha çok erken değil mi?”

“Bak, ama büyüyünce dedim.”

“Ha, o zaman başka.”

***
Genel Müdürlük koridorlarında Bölge Müdürü ile karşılaştı.

“Yahu seni tedirgin eden o rapor muydu? Okudum hiç önemli bir şey yoktu. Sen delirmişsin. Bırak bu istifa laflarını da işine bak.”

Gülümsedi.

“Sağolun efendim, ama ben kararımı verdim.”

Akşam eve gidip kararını açıkladığında karısı ve kayınvaldesi şaşırdı.

“Evladım derdin nedir? Niye böyle bir karar verdin?”diye sordu kaynanası.

Karısı her zamanki cadaloz tavrı ile;

”Bırak anne, istediğini yapsın. Nasıl olsa pişman olup, kuyruğunu kıstırıp dönecek,” dedi.

Valizini hazırladı, kemanını kutusuna koydu. Ne yapacağına karar vermemişti; belki bir kaç gün Sirkeci’de bir otelde kalır, sonra başka bir iş aranırdı. Önemli değildi; önemli olan yeniden huzura kavuşması idi. İhtiyacı olan yeni bir hayattı...

***
Düşündüğü gibi Sirkeci’de ucuz bir otele yerleşti. Eşyalarını yerleştirdikten sonra çıktı. Sarayburnu’ndan, Kumkapı’ya doğru deniz kıyısından yürüdü. Yenikapıya geldiğinde Lunapark alanının kenarına kurulmuş bir çadır dikkatini çekti. Şişman bir adam akşam için yapılan hazırlıkları denetliyordu. Durdu onları izlemeye başlamıştı. Bakışları karşılaştığında, gülümsedi ;

“Kolay gelsin,” dedi.

Onları izlerken sohbet gelişti. Kumpanyanın bu akşam son gösterisi idi; ertesi günü Anadolu’daki çeşitli kasabalarda gösteriler yapmak için turneye çıkıyorlardı.

“Bu gece bizim misafirimiz olun. Belki beğenir, eğlenirsiniz.”

Olur anlamında kafasını salladı.

Gösteriler, sıradan ama gene de eğlenceli idi. Bu tür basit gösteriler bile taşrada yaşayan insanlara çekici gelebilirdi.

Tanıştığı adam kumpanyanın patronu Rıza Bey’di. Birden aklına onlara katılmak, turneye çıkmak geldi.

“Benim işim yok,” dedi. “Bana uygun bir iş olabilir mi, sizin kumpanyada?”

Rıza, düşündü :

“Ne yapabilirsin ki?”

“Mesela keman çalabilirim.”

“Olabilir. Çok fazla beklentin olmazsa bizimle gelebilirsin. Ne kazanırsak onu yeriz.”

Aradığı zaten böyle bir şeydi. Ertesi günü onlara katılıp, birlikte turneye çıktı.

O kasaba senin, bu kasaba benim dolaşıp duruyorlardı. Aylarca İstanbul’a dönmüyorlardı. Alışmıştı bu hayata. İstanbul’a döndüklerinde de bazen otelde, çoklukla da kumpanyanın çadırında işçilerle beraber kalıyordu. Kumpanyanının elemanları artık yeni ailesi olmuşlardı:
Aralarında sevgi ve dayanışma vardı; herkes herkese yardım ediyordu. Gösterilerin ağırlığı
illüzyonist Mandrake Kazım, akrobat Kazım, dansöz Semiha, İbiş ve şarkıcı Gülşen’in üzerindeydi. Salih Zeki, orkestrada keman çalıyordu. Patron Rıza Bey’e hesap kitap işlerinde,
idari işlerde de yardımcı oluyordu; ne de olsa eski bankacıydı.

Salih Zeki’nin kumpanyaya katılmasından kısa bir süre sonra patronun metresi Gülşen ona olan ilgisini belli etmeye, açıkça da söylemeye başlamıştı. Onun seviyesindeki kadınlar için kumpanyanın diğer elemanlarından farklı, tahsilli, kültürlü, cazip bir erkekti. Salih Zeki önceleri tedirgin oldu. Rıza Bey de durumu farkediyor, ama aldırmıyordu; biliyordu Gülşen’in huyunu.

***
Sigarası bitmişti. “Yahu ben daha dün üç paket almamış mıydım?”, diye düşündü. “Yine ölçüyü kaçırıyorum,” diye başını salladı. Köşedeki bakkala girdi.

“İki Bafra, bir kibrit, lütfen.”

Bakkal arkasındaki tezgaha uzandı.

“Hüseyin ağabey, un var mı?”

“Var, bacım, şu arkandaki raftan alıver.”

Arkasında duyduğu sese doğru döndü.

Bir infilak...Top patlaması...Alev, ateş...Ya da başka bir şeydi. Ama ne?

Kafasını kaldırıp sesin geldiği tarafa doğru dönüp baktığında gözbebeği ile irisinin birbirinden ayırdedilemediği kocaman, kapkara bir çift gözle karşı karşıya gelmişti. Yaşamı boyunca gördüğü en güzel gözlerdi bunlar. Öylece donakaldı.

“Bu kız...Bakkala girip, un isteyen bu kız, şu bizim kahvedekilerin laf attıkları Fatma değil mi?”
diye düşündü. Evet, evet, oydu; Fatma’ydı. Ve şimdi ilk kez bu kadar yakından görüyordu onu.
Kız tezgahtan un alırken, bakkal tezgahın arkasında bira içen arkadaşına kızı işaret edip, göz
kırptı.

Gerçekten de çok güzel bir kızdı. Tiril tiril basma entarisi körpe vücudunu sarıyordu. Raftan un
aldıktan sonra birden arkasını döndü. Göz göze geldiler. İnsanın içini ısıtan, kocaman gözleri
vardı. Kız gözlerini kaçırıp, yere indirdi; tezgaha yanaştı hesabı ödedi.

Fatma dükkandan çıktıktan sonra bakkalla tezgahın arkasında bira içen arkadaşı birbirlerine bakıp gülüştüler.

Sigaranın parasını alırken bakkal ona dönüp :

”İyi parça değil mi abi ?” dedi.

“Yaptığınız çok suluca, çok da ayıp. Niye bir genç kızı böyle taciz ediyorsunuz?” demedi, ama onaylamadığının bir işareti olarak hiç cevap vermedi.

***
Daha sonraki günlerde kahvede oturup gazeteleri okurken farkında olmadan gözünün kenarıyla doktor Fuat Beylerin balkonunda Fatma’yı arıyordu. Bunu gerçekten de bilerek yapmıyordu; ama bakışları ister istemez o tarafa doğru çevriliyordu. Onu görebildiği günlerde tatlı bir huzur buluyordu; göremezse içini sıkıntı kaplıyor, huysuzlaşıyordu.

Akşamüstü Mahfelin yanındaki çamlıkta yürürken top sahasında oynayan çocukları gördü. Toz toprak içinde koşuşturuyorlardı. Kenara oturup seyre daldı. Oynayan çocukların arasında Muharrem de vardı. İlk defa oynarken görüyordu onu. Kenara kaçan topu yakalayıp, ayağı ile vurup geri attı. Muharrem’le göz göze geldiler.

“Sen de oynar mısın kemancı amca?”

İtiraz etmedi; aralarına daldı. Kan ter içinde kalmıştı, ama önemi yoktu özlemişti böyle koşuşturmayı. Oyun bitince Muharrem, boya sandığı ile başına dikildi.

“Ayakkabıların toz içinde kalmış, boyayayım. Bu sefer para almam senden; sen bizimle oynadın, takım arkadaşı olduk seninle.”

Kırmadı ayaklarını uzattı. Muharrem, her zamanki gibi özene bezene ayakkabılarını parlattı.

Daha sonraki günlerde Muharrem’le ahbaplığı ilerletti. Aralarında sözlü bir anlaşma yaptılar.
Boş zamanlarında Salih Zeki Muharrem’in derslerine yardım ediyordu. O da ayakkabılarını
ücret almadan boyuyordu. Bir iki defasında para vermeye kalkıştıysa da Muharrem’in yüzünün asıldığını, gücendiğini farketti ve vazgeçti. Israr edip Muharrem’in onurunu kırmak istemedi.

***
Bir gece uykusunun arasında kapısının vurulduğunu farketti. Bu tıklatma değil de kapıyı yumruklamaktı. Uyku sersemi kalkıp kapıyı açtı. Mandrake Kazım’dı; telaşlı bir hali vardı.:

“Abi Abdurrahim kaçmış!” dedi.

Arkasında kafesteki hayvanlara bakan işçilerden Necmi vardı. Mandrake Kazım’ın maymunu kafesinden kaçmıştı. Kafesin kapısını açık unutan bakıcı Necmi daha perişandı. Suçluluk duyuyordu.

“Hadi gidip arayalım,” dedi. Alelacele giyindi. Otelden çıktılar.

“Nereye gidebilir ki bu hayvan?”

“Nereye gidecek ormana kaçmıştır. Ne de olsa orman hayvanı,” deyip güldü.

“Abi şakanın sırası mı?” diye sitem etti, Mandrake.

Sağa sola koşuşturup maymunu ararken Muharrem nefes nefese yanlarına geldi.

“Salih amca, Mandrake Kazım abinin maymunu, doktor Fuat Beylerin kümesine girmiş,” diye
haber getirdi.

Koşa koşa Fuat Beylerin evine gittiler. Kazım’ın maymunu Abdurrahim arka bahçedeki kümese girmişti. Ortalık birbirine girmişti. Tavuklar gıdıklayarak kaçışıyorlardı. Kümesin horozu erkekliğini kanıtlamak için yan yan dayılanıyordu ama Abdurrahim’in en ufak hareketinde tavuk gibi gıdaklayarak kaçıyordu. Abdurrahim de şaşkın, bir köşede direğe tırmanmış ürkek tavırlarla etrafa bakınıyordu.

“Kendi kafesi zannedip kümese girmiş, garibim,” dedi Salih Zeki.

Doktor Fuat Bey, karısı, Fatma, gürültüye uyanmışlar, şaşkın şaşkın bahçeye çıkmışlardı. Kazım maymununu yakalayıp kümesten çıkardı. Zavallı Abdurrahim, Mandrake’nin boynuna atılıp, sevinçle sarılmıştı. Belli ki bir daha böylesi bir maceraya kalkışmayacaktı. Onun bu halini görüp kahkahayı bastılar.

Fuat Bey’in karısı :

“Geçmiş olsun, yoruldunuz; buyrun birer kahve içelim,”diye eve davet etti.

Rahatlamışlardı. Biraz sakinleşmek için birer kahve iyi gelecekti. Fuat Bey, gülmekten kendisini alamıyordu.

Fatma :

“Abdurrahim de kahve içer mi?” diye gülerek sordu.

Salih Zeki, halinden memnundu. Abdurrahim’in sebep olduğu bu olay sayesinde Fatma ile
yakınlaşmak olanağını elde etmişti. Abdurrahim de günündeydi. Yaşadığı maceradan sonra
onlara yeniden kavuşmanın sevinciyle şaklabanlık yapıp, bütün hünerini göstererek hepsini
güldürmeye devam ediyordu.

***
Bir sabah erken kalkıp, otelden çıktı. İzmir’e gidip bir takım işlerini halletmesi gerekiyordu.
Garajda sırası gelen ilk minibüse bindi. Arka koltuklardan birinde cam kenarına oturdu. İnen
binenleri görmek, merakını gidermek için hep cam kenarına otururdu. Önce iki çocuklu bir
kadın bindi minibüse. Arkasından yaşlı bir köylü. Onun ardında Fatma. Evet, Fatma’ydı bu
binen.. Üzerine ince bir manto giymişti. Başını da bir eşarpla örtmüştü. Yanında Fuat Beyin
karısı vardı. Zehra Hanımla gözgöze gelince selamlaştılar.

“İzmir’e alışverişe gidiyoruz. Malum bu küçük kasabalarda her aradığın bulunmuyor.”dedi,
Zehra Hanım.

Önündeki sıraya oturdular. Daha sonra binenlere dikkat bile etmedi. Biner binmez elektriğini salmıştı sanki, Fatma, minibüsün içine. Nereden, hangi köyden, kasabadan geçtiklerinin farkında bile değildi. Kaskatı kesilmiş, gözünün ucuyla, farkettirmeden Fatma’yı süzüyordu.

İzmir’de minibüs boşaldı. Zehra Hanımla Fatma da alışveriş etmek için Konak tarafına doğru yürüyüp, sokak aralarında kayboldular.

İzmir’deki işlerini çabuk halletmişti. Öğle üzeri dönmek için garaja geldi. Aksilik, o saatte kalkacak otobüs arıza yapmıştı. Şoförle, muavini elleri simsiyah yağ içinde motor kapağını açmış tamir etmeye çalışıyorlardı. Daha sonra gidecek otobüs de akşam saatlerinde idi. Akşama kadar nasıl vakit geçirecekti? Tam ayrılacaktı ki elindeki torbada Fuat Bey’in karısı Zehra Hanım’ın sipariş verdiği tuhafiye malzemeleri ile Fatma göründü. Karşı karşıya geldiklerinde sıcak bir gülümsemeyle selamlaştılar. Zehra Hanım yoktu yanında. Akrabalarını ziyaret etmek için gitmiş, orada kalmıştı.

“Aksilik, otobüs arızalanmış. Akşama kadar da bir başka araba yokmuş,”dedi Salih Zeki.

Fatma :

“Hay allah! N’olucak şimdi? Geç kalacağım. Merak ederler.”

“N’apacaksınız? Mecburen bekleyeceğiz. Fuarın içinde bir çay bahçesi biliyorum. Ben oraya
gideceğim, isterseniz siz de gelin.”

“Yapacak bir şey yok. Öyle yapalım bari,” dedi Fatma.

Birlikte çay bahçesine gittiler; akşama kadar bir semaver dolusu çay içtiler. Genellikle Abdurrahim’den konuştular. Sevimli maymun aralarındaki sıcak sohbetin konusu olmuştu.

***
O gece Panayırdan döndükten sonra, çarşının yukarısındaki meyhaneye uğradı. İbişle iki tek attıktan sonra otele döndüler. Odasına çıktığında tuhaf bir hüzün farketti kendisinde.
Kemanını kenara koymadan önce çıkardı; eliyle okşadı. Bir sevgiliyi, bir dostu okşar gibi
okşadı... “Ve işte, benim gerçek dostum olarak bir tek sen kaldın,”diye mırıldandı. Kemanın yayını aldı, yavaşça tellerine değdirdi, “Fyyyatma” diye bir ses çıkardı kemanından. Bir daha denedi... Bir daha... Bu küçük Ege kasabasında, hiç beklemediği bir anda rasladığı, onun artık ümidini kestiği hayatla küçük de olsa bir bağ kurmasını sağlayan Fatma’nın adını söyletiyordu en sadık dostu kemanına.

Bir iki defa daha denedi. Gerçekten de Fatma’nın adını çıkarıyordu ses olarak kemanından.
Çenesinin altına sıkıştırdığı kemanından çıkan ses yalnızca kulağına değil, sanki damarlarından bütün vücuduna yayılıyor yüreğinin derinliklerine ulaşıyordu. Çoktandır nasır tutmuş yaralı yüreğine...

Yan odada kalan otel müşterisinin duvarı yumrukladığını farketti. Cebinden çıkardığı köstekli
saatine baktı: Birbuçuk olmuştu. Her kimse haklıydı... Kemanını özenle konsolun üzerine bıraktı. Soyunup yattı. “Bana bir şeyler mi oldu? Bu yaştan sonra böyle şeyler olur muymuş?!” diye mırıldandı.

***
Bu küçük kasaba halkının yıl boyunca bekledikten sonra yaşamına giren en önemli olaydı Çam Şenliği. Kahvelerdeki muhabbetlerin, komşu sohbetlerinin en önemli konusu çadır tiyatrosu ve onun elemanları idi. Nasıl olmuşsa kasabalılar Salih Zeki’nin Fatma’ya olan ilgisini farketmişler, dilden dile dolaşmaya başlamıştı. Onları birlikte görmüşler miydi, yoksa yakıştırıp bir dedikodu mu türetmişlerdi? Neyse önemli değildi. Küçük muhitlerde böyle şeyler olurdu. Aldırmadı. Aslında gerçek sevgiye hasret olan bu insanların çoğu bu temiz hislere sempati besliyorlardı. Ama bu herkes için geçerli değildi.

Kemanından “Fyyyatma” diye ses çıkartmak işini akşamları yaptıkları gösteriye de taşımıştı.
İşi iyice ileri götürüp sahnede sık sık kemanını “Fyyyatma” diye öttürüyordu. Bunu her yaptığında seyirciler gülüşüyorlar, aralarında fısıldaşıyorlar, arkasından da alkışlıyorlardı. Bununla da kalmıyor,“Fatma, Fatma” diye tempo tutuyorlardı.Patronun sevgilisi Gülşen, şarkı sözlerini iyice unutuyor, sinirinden ter ter tepiniyordu. Gene de seyircilere belli etmemeye çalışıyordu.

***
Bir gün durup dururken Muharrem, “Sen de Fatma’ya tutuldun, değil mi?” diye sordu.

Şaşırmıştı:

“Nerden çıkardın?” dedi.

“Saklama ben anladım. Hem herkes öyle söylüyor.”

Cevap vermedi. Bu susuşta ne onaylar, ne de reddeder bir anlam vardı.

O günden sonra Muharrem, Fatma’yla haberleşmelerinde gönüllü ulak oldu. Birbirlerine yazdıkları notları iletiyordu. Salih Zeki ile Fatma, her fırsatta bir şey bahane edip ayrı ayrı İzmir’e gidip, orada buluşuyorlar, denize bakan çayhanelerde saatlerce oturup, konuşuyorlardı.

***
Yine kaçamak yapıp İzmir’e gittikleri bir gündü.

“Sen..,” dedi Fatma.

Pasaport’ta bir kahvehanenin önüne atılmış masalardan birinde, yüzlerini denize dönmüş, yanyana oturuyorlardı. Uzun süre hiç konuşmamışlardı. Bakışları denize sabitllenmişti,
birbirlerine bakmıyorlardı, ama sıcaklıklarını hissediyorlardı..

“Sen, çok iyisin.”

“...”

“Bana çok iyi davrandın.”

Salih Zeki, yüzünde soran bir ifade ile döndü. Göz göze geldiler. Bakışlarından sevgi okunuyordu.

“?!..”

Bunun neresi fevkalade diye sorar gibi baktı.

“Ne demek olduğunu anlayamazsın. Şimdiye kadar bana senin kadar iyi davranan kimse olmadı.”

Garipsedi. Bu yeterli bir şey miydi?

***
Fatma, uygun bir anı yakalayıp, çok uzun zamandır içinde saklı tuttuğu, bir türlü açılıp anlatamadığı bir konuyu dayanamayıp, utana sıkıla doktor Fuat Bey’in karısı Zehra hanıma açmıştı. Anlatmasa bu böyle sürüp gidecekti.

Evin genç oğlu Nazmi, askerden dönmüş; henüz iş güç edinememişti. Bütün gün evde aylak
aylak oturuyor, canı sıkıldıkça kahveye gidip pinekliyordu. Evde olduğu zamanlarda, giderek
artan bir biçimde, bakışlarıyla taciz etmeye başlamıştı. Fatma, önceleri görmezlikten, anlamazlıktan geldi. Bir süre sonra, evde yalnız kaldıkları zamanlarda sözüm ona sözlü
iltifatlara da başladı. Gene anlamazlıktan geldi. Tacizin biçimi ve dozu her geçen gün değişerek
artıyordu. Bir keresinde oturma odasında ortalığın tozunu alırken Fuat Bey’in oğlu, odasından
uykulu gözlerle çıkmış, uzun süre ayakta bakışları ile tacizettikten sonra arkasından yanaşıp
beline sarılmıştı. Kurtulmaya çalışırken ikisi birlikte kanapeye devrilmişlerdi. Nazmi, daha da
sıkı sarılmış, bırakmıyordu. Altından kurtulmaya çalışıyor, beceremiyordu. Sıyrılan etekliğinin
üstünden oğlanın kasıklarının arasındaki sertliği farkettiğinde dehşete kapılmıştı. Son bir çırpınışla kurtulmuş, ayağa kalktığında kan ter içinde kalmıştı. Kapının arkasında asılı kıvrağını üstüne geçirdiği gibi alı al moru mor kendisini çarşıya atmış, akşam hanım komşudan dönünceye kadar eve girmemişti. Evde yalnız kalmaya korkuyordu. Hanım evden çıkınca o da kendisini alışveriş bahanesiyle sokağa atıyordu. Nazmi, işi daha da ileri götürüp, bir gece herkesin uykuya daldığı bir saatte içkili bir halde eve gelip odasına dalıp,yatağına girmeye yeltenmişti. Ancak bağırmak, herkesi uyandırmak tehdidiyle kurtulabilmişti.

Zehra Hanım, Fatma’yı sessizce dinledikten sonra “ Sen merak etme, yavrum,” demişti. Kafasını sallayarak söylenmişti :

“Allahım ne günahımız vardı ki bu çocuk böyle serseri oldu?”

Aradan epey zaman geçmişti. Bir gün Fatma, çalışma odasında etrafı temizlerken masada oturmuş bir şeyler okuyan doktor Fuat Bey, gözlüklerini indirip :

“Demek bizim hayta seni rahatsız etti?” dedi.

Belli ki Zehra Hanım, kocasına konuyu açmıştı.

Fatma saygılı bir ifade ile işini bırakıp, ellerini önüne kavuşturup, hiçbir şey söylemeden kafasını yere eğdi. Fuat Bey, döner sandalyesini ondan yana çevirip, kaykıldı.

“Bak kerataya hiç ummazdım.”

Gözleri ile tepeden tırnağa Fatma’yı süzdü. Ayağını uzatarak ayak baş parmağına taktığı etekliğinin ucunu yukarı, baldırlarına kadar sıyırdı.

“Hımmm. Ağzının tadını biliyormuş,” dedi.

Başka bir şey söylemeden masaya dönüp önündekini okumaya devam etti.

Fatma, şaşırmıştı. Ayakta hiç kıpırdamadan bir süre dikildi kaldı. Destek beklerken, ne umup ne bulmuştu? Babası da oğlundan farklı değildi. Bu evde nasıl yaşamaya devam edebilecekti ki?

***
Olanlar Fatma’yı çok etkilemişti. Kimselere açamadığı bu sıkıntısını Salih Zeki’ye anlatmıştı.

“Benim kimsem yok,” dedi Fatma. “Ağabeyimi saymazsak öyle sayılır. Onun da kendine bile hayrı yok.”

“...”

“Ben de sizin kumpanya ile gelebilir miyim? Kimseye yük olmam; çamaşırlarınızı yıkarım, yemeklerinizi yaparım, hayvanlara bakarım. Hele Abdurrahim’i çok iyi beslerim.”

Birlikte güldüler.

“Iııh,” dedi, Salih Zeki. “Zor bir hayat bizimkisi, yapamazsın.”

Fatma, alınmış gibi yüzünü astı. Salih Zeki, gönlünü almak için ;

“Aslında senden daha iyi yardımcı olmaz, ama ben seni düşündüğüm için böyle söylüyorum.”

***
Bir akşamüstü çarşıda arkasından bir delikanlı seslendi.

“Abi, bakar mısın?”

Baktı. Esmer, kavruk bir delikanlıydı. Tanıdığı birisi değildi. Kendisinde seslendiğinden emin olamadı, etrafına bakındı, başka biri yoktu ; ona seslenmişti. Durup, döndü.

“Abi, bi dakka konuşabilir miyiz?”

“Buyur evladım.”

Fatma’nın ağabeyi idi. Dikkat edince içkili olduğu, dili dolaştığından, gözleri kaydığından anlaşılabiliyordu. Genç adamın arkasında iki arkadaşı daha vardı. Onlar da sarhoştu.

Fatma’nın ağabeyi :

“Efendi adamsınız, amca,” dedi, “Size yakışıyor mu?”

Evet, efendi bir adamdı; doğru...Ama yakışmayan neydi?

İyice sarhoştu anlaşılan; sözcükleri toparlayıp, derdini tam anlatamıyordu. Sonuç olarak Salih Zeki’nin Fatma ile olan ilişkisini onaylamıyordu. İkazla başlayıp, tehditle biten; “abi, amca” ile başlayıp “ulan moruk”la biten bir sürü şey konuştu. Ayakta uzun uzun dinledi; cevap vermedi. Karşısında meramını anlayabilecek birisi yoktu. Daha fazla bu sarhoş muhabbetine katlanamazdı. Arkasını döndü, yürüdü.

***
Rahatsız eden sadece Fatma’nın ağabeyi değildi. Öğleden sonra oteldeki odasında uzanmış yatarken tiyatronun meydancılarından biri nefes nefese geldi. Tiyatronun patronu Kazım Bey
çadırında bekliyormuş. Giyindi panayırın yolunu tuttu. Çamlığa ulaşıp patronun çadırına doğru
seyirtti. Rıza Bey çadırın önündeki sundurmada masa kurdurmuş, şişman bir adamla karşılıklı
içiyorlardı.

“Hayırdır patron, erken değil mi ?”

Patronla içki içen şişman adam “ Bu işin zamanı olmaz, üstad. Ne zaman canın çekerse o zaman içeceksin.”, diye lafa karıştı.

Rıza Bey bir sandalyeyi gösterdi.

“Sen de otursana Salih Zeki.”

Sandalyeyi altına çekip, kendisine rakı koydu. Tabağına beyaz peynir, domates, salatalık çekti. Rakıdan bir yudum aldı. Bu sıcak yaz gününde, buzsuz bile olsa bir hoş gelmişti, rakı.

“Haklıymışssınız. Bu işin zamanı olmazmış.”

“Ben dedim, sana üstad. Ne zaman canın çekerse o zaman içeceksin, bu mereti. Kural koymayacaksın.”

Şişman adama dikkatli bakılınca ilk kadehini içmediği belli oluyordu. Dili ufaktan dolaşmaya
başlamıştı, bile.

Adamı tanımıyordu, adını da bilmiyordu. Ama günlerdir bu kasabadaydılar. Çarşıda, pazarda
gördüğü kasabalılarla, akşam tiyatroya gelenlerle artık aşina olmuştu. Bu şişman adam kasabanın ileri gelenlerinden biri olmalıydı, yanılmıyorsa hemen her akşam tiyatroya gelip,
protokola ayrılan ön sıralarda oturanlardandı.

Patron :

“Salih, bu bey, emniyet amiri, nezaket ziyaretine gelmiş, seninle de tanışmak istedi.”

“Üstad hayranlarınızdanım. Sanatınızı çok takdir ediyorum.Vallahi zevkle izliyorum.”

“Sağolun, teveccühünüz.”

“Yo yooo, vallahi iltifat etmiyorum. Çok iyisiniz.” Bir an durdu. Rakısından bir yudum aldı.
Sonra kıkırdıyarak,”Hele kemanı Fatma diye öttürmeniz bir harika. Nasıl yapıyorsunuz, yani
üstad. Bravo.”

Salih Zeki hiç sesini çıkarmadı.

“Sizin bu Fatma işi bütün kasabanın dilinde. Millet başka bir şey konuşmuyor. Güya bu kız
bizim doktor Fuat Bey’in yanaşması olan Fatma’ymış, öyle mi, üstad ?”

Salih yine cevap vermedi.

“İyi avrat, ama değil mi ?”

Daha lafını bitirmeden kahkahayı koyuverdi. Gülerken elindeki rakı kadehinin yarısını üstüne
döktü. Rıza Bey de sanki eşlik etmek zorunluluğundaymış gibi zoraki bir kahkaha koyuverdi.

“Bravo üstad, belli ki ustalığınız bir tek kemanda değil. Güzel, körpe bir yavruyu gözünüze
kestirmişsiniz. Bu yaşta bu enerji, bu gözü peklik takdire şayan yani, bravo.”

Sıcak yaz günü, öğle ortasında içtiği rakının tesiriyle iyice kafayı bulmuştu. Konuşurken dili dolanıyordu.

“Bizim de içimiz çekiyor, ama mümkün değil. Bu küçük kasabada herkesin gözünün önündeyiz. Yaprak kımıldasa herkesin haberi oluyor. Resmi erkandan olmamız, karı, çoluk çocuk her şey elimizi kolumuzu bağlıyor. Bir kaçamak yapamıyoruz. Lanet olsun. Yoksa...”

Emniyet amiri bu sefer de masadaki elinin tersiyle devirdi. Bardaktaki rakının geri kalanı da
masa örtüsünün üstüne döküldü. Rıza Bey, yerinden fırlayıp bardağı yere düşmeden tuttu.

“Canınız sağolsun. Ben şimdi tazelerim rakınızı.”

Kadehe koyduğu rakının üstüne su ilave ederken sordu :

“Su yeterli mi ?”

“Tamamdır, sağolasın.”

Emniyet amiri, yenilenen rakı bardağından bir yudum aldı.

“Hepsi iyi de üstadım, biliyorsun biz de burada görev yapıyoruz. Bu mevzu ayyuka çıktı. Herkesin dilinde. Bize çok şikayet geldi. Kasabanın bütün ileri gelenlerinden inanamayacağınız baskılar geliyor. "

***
Havalar hep iyi olacak değildi ya, o akşam yağmur daha program başlamadan iki saat önce,
bardaktan boşanırcasına yağmaya başlamıştı. Gösterinin yapıldığı çadır iyice ıslanmış, ağırlaşmıştı. Yükü çeken direkler bu ağırlığa direnirken gacur gucur sesler çıkarıyordu. Eskimiş çadır bezinin eriyen, delinen yerlerinden yağmur damlaları sızıyordu. Çok fazla bilet de satılmamıştı; zorunlu olarak gösteri iptal edildi.

Dönüşte otele gitmek istemedi Salih Zeki’nin canı. Çarşıdaki meyhaneye gitti; tek başına içti. Geç olmuştu; kimse kalmamıştı içeride. Masaları toplayan garsonlar güç bela kaldırdılar. Kendinde değildi. Yağmurdan ıslanmamak için saçak altlarından, duvarlara tutuna tutuna çarşıdan aşağı indi. Nefeslenmek için sırtını bir vitrine dayadı: Eski sevgili bankasının kasabadaki şubesinin vitriniydi burası. Güldü... Yüzünde gülmekle, ağlamak arasında bir ifade vardı. Geçmişi geldi aklına: Harcanmış, çarçur edilmiş kıymetli hayatı. Yüzündeki gülme ifadesi yerini ağlamaya bıraktı. Yüzünü vitrine döndü, kafasını cama dayadı, hıçkırmaya başladı. Uzun süre öyle kaldı. Yerden aldığı bir taşı cama vurarak kırdı. Kırılan camın kırıkları elini de kanatmıştı. Ama aldırmıyordu.

Arkasından birinin omuzuna dokunduğunu farketti. Tiyatronun İbişiydi bu. Herkesi güldüren
şaklaban İbiş... Ne büyük haksızlıktı. Herkesi güldüren, ancak kötü kaderini paylaşan sevgili
dostunu herkes İbiş diye çağırıyordu. Halbuki sevgili dostu Yılmaz’dı o.

Yılmaz, kolundan çekiştirerek, ”Gel,” dedi, “İyi değilsin otele dönelim.”

Odasına kadar çıkmasına yardım etti.

“Uyu kendine gelirsin.”

Sırtüstü yattı yatağında. Tavandaki lekeler yine bir şeyler anlatıyordu.

Kafasını kaldırarak doğruldu. Komodinin üzerindeki kemanına uzandı. Nemli, temiz bir bezle özenerek sildi. Üstüne titrediği değerli kemanının sapından tutup, dizine dikine koyup, arkaya kaykılıp, gözleri ile geriden bakarak tepeden tırnağa süzdü. Dolgun göğsü, ince beli ve iri kalçası ile zarif, endamlı bir kadın vücudu gibiydi. Sonra sol omuzuna yerleştirip, çenesinin altına sıkıştırdı, başını sola doğru eğerek kulağını gövdesine iyice yaklaştırdı. Kemanın yayını topuğundan tutarak tellere yaklaştırdı. Çalmaya başladı. Bach’ın, Mozart’ın esin kaynağı keman,
ona aşk ilham ediyordu. Gövdesinin iki yanındaki ‘f’ harfi (Fatma’nın f’si) şeklindeki ses deliklerinden içeri süzülüp, yankı bulup yeniden dışarı çıkan müzik sesi bütün benliğini sardı.

Kendinden geçmiş bir halde, yayı çenesinin altına sıkıştırdığı kemanının tellerinin üstünde gezdirerek en güzel “Fyyyyatma” sesini çıkarıyordu; oda komşularının homurtularına, kapıya duvara vurmalarına aldırmadan. Çıkan ses, çenesinin altından, yayı tutan elinin bilek damarlarından kanına işleyerek yaşlı yüreğinin ta derinliklerine ulaşıyordu.

***
Yorulmuştu. Soyunma odasındaki aynanın karşısında koltuğa kendisini attı. Aynada yüzünü görünce şaşkınlaştı. Daha da mı yaşlanmıştı, ne ?

“ Ben de seni kadınlarla ilgilenmez sanırdım. Meğer sen ne kart zamparaymışsın.”

Patronun sevgilisi Gülşen üzerinde siyah kombinezonla kapıya yaslanmış onu süzüyordu. İri göğüsleri fırlayacakmış gibi kombinezonunun dekoltesini zorluyordu. Bir elinde yine içki bardağı vardı. Sarhoştu.

“ Şaka yapma. İyi değilim.”

“ Sana olan duygularıma hiçbir zaman cevap vermedin. Bula bula bir yanaşmayı mı buldun gönül verecek ?”

“Şakalaşacak durumda değilim.”

“Pis zampara. Sübyancı!”

Ağzındaki içkiyi yüzüne püskürttü; dengesini kaybedip, Salih’in oturduğu koltuğa doğru
sendeleyerek üzerine yığıldı . Kombinezonunun etekleri sıyrılmıştı. İri kalçalarını Salih’in kucağına yayarak, kollarını boynuna doladı; dudaklarını dudaklarına dayadı.

“ Sana olan zaafımı biliyorsun, hadi öp beni.”

Kapı tıkladı. Kumpanyanın işçilerinden biri kapıyı açıp girdi. Gülşen, toparlandı.

“Ne var ulan, o... çocuğu, sen kapı diye bir şey bilmiyor musun, ne diye elalemin odasına paldır küldür dalıyorsun!?” diye bağırdı Gülşen.

“Abla, Rıza Abi seni göremeyince merak etmiş, bir bak dedi.” Ağzını kapatmış gülüyordu; Salih Zeki ile göz göze gelince göz kırptı. Patron Rıza Bey, Gülşen’in nerede olabileceğini tahmin etmiş, kendi gelmemiş adamı yollamıştı.

***
Muharrem kötü haberi tez ulaştırdı. Ağabeyi, Fatma’yı yanaşma olarak verdikleri doktor Fuat
Beylerin evinden alıp köye geri götürmüştü. Muharrem, Fatma’nın hatıra olsun gönderdiği bir
yemeniyi getirmişti. Salih Zeki büyük bir hüzünle avucunda sımsıkı tuttuğu yemeniyi ceket
cebine koydu.

O günden sonra Fatma’yı hiç göremedi; üzüntüden yemek içmekten kesildi. Fatma ne Alemdeydi? Merak içindeydi... Elinden gelen bir şey yoktu. Fatma, imbat rüzgarı gibi tatlı bir esinti halinde ömrünün geç zamanında hayatına girmiş ve çıkmıştı.

***

Çam Şenliği sona ermişti. O sene oldukça eğlenceli geçmişti; kasabalılar hallerinden memnundu. Doyamamışlardı kayık salıncaklara, atlı karıncaya, Akrobat Niyazi’nin, Mandrake Kazım’ın numaralarına, Abdurrahim’in şaklabanlıklarına, İbiş’in komikliklerine, dansöz Semiha’nın güzelliğine, Salih Zeki’nin kemanı ile çaldığı müziğe, fırsat buldukça kemanını “Fyyyatma” diye öttürmesine ve hatta Gülşen’in şarkılarına... Onun “Makber” şarkısını okumasını bile özleyeceklerdi.

Kumpanya toplanıp, eşyalarını yine kamyonlara yükleyip hünerlerini sergileyecekleri başka bir
Anadolu kasabasına doğru yola çıktı. Bu defa Salih Zeki onlarla gitmedi; İstanbul’a geri döndü. Kumpanyaya dahil olarak başladığı bu yeni hayatı da onu yaşam coşkusuna geri döndürecek
bir çare olmamıştı.

Wednesday, February 20, 2008

Öykü: Aşkı Tiyatro



Aşkı Tiyatro


“Ama beyaz cam bizi çağırıyor abi,” dedi İsmet elindeki zarları attıktan sonra. Bunları söylerken kafasını tavladan kaldırmamıştı bile…

Ortaköy’deki kahvelerden birinde oturuyorlardı. İsmet bir yandan Orhan’la tavla oynuyor, bir yandan da laflıyordu. Rıza sandalyeye ters oturmuş onları seyrediyordu.

“İçine ettiniz be sanatın, tiyatronun. Ne oldu bizim ideallerimize?” diye çıkıştı Fuat.

“İdeallerimize bir şey olduğu yok, abi. Aç mı kalalım, işportacılık mı yapalım?”

Kızdı :
“Hadi siz oyununuza devam edin. Ben gidiyorum.”

İşportacılık, tezgahtarlık yapsınlardı. Pazarda limon satsınlardı, ama sanata ihanet etmesinlerdi. Beşiktaş’tan Taksim’e çıktı. Eski bir tiyatro salonunun önünden geçti. Uzun süredir kapalıydı. Şimdi bilardo salonu olmuştu. Yahu ne olmuştu böyle? Eskiden ne çok tiyatro salonu vardı. Sinemalar pasaj, tiyatro salonları bilardo salonu oluyordu. Kültürsüzlük, köşe dönmecilik toplumun her kesiminde egemen unsur olmuştu.

Eve giderken bir seyyar satıcıdan incir aldı. Birini soyup yemeye başladı. Satıcının incirleri koyduğu gazeteden yapılmış kesekağıdının üzerinde Mahir Canova ile yapılmış bir söyleşi vardı. “Şairler reklam ajanslarına metin yazarı olarak, öykücüler TV dizileri yazarlığına, eleştirmenler dolarize maaşlı özel akademi “hocalığı” na ve tiyatrocular dizi oyunculuğuna, showman’liğe, sunuculuğa “intisab” ederek hayat yollarında yükselme boyutunu yakalamaya çalışıyorlar.” diyordu.

“Ağzına sağlık, üstadım. Tam da benim şu anda düşündüklerimi söylemişsin. En önde gidenler kuşkusuz bizim tiyatrocu inekler.” diye mırıldandı. Bir duvarın üstüne oturup kesekağıdını iyice açıp okudu.:

“Beyaz camın karşı konulmaz çağrısına ve büyük servet tekliflerine karşı koyamayan tiyatro efradı, yazarından, oyuncusuna, kostümcüsünden, ışıkçısına TV kanallarının yolunu tutup, sanatı reddedip maskaralığı seçmişlerdi. Ülkenin tiyatro salonları terkediliş ve çöküntüyle yüzyüze gelmişlerdi.”

Bunları düşünerek yokuşu indi.

Eve geldiğinde ter içinde kalmıştı. Sıcak, nemli bir hava vardı. Merdivenleri uflayarak ağır ağır çıktı. Apartmanın girişinde Madam Eleni ile karşılaştı. Selamlaşıp hal hatır sordular, birbirlerine.“İşte toplumdaki negatif seleksiyonun bir tezahürü” diye düşündü.

Eskiden kadıncağız bütün bu apartmanın sahibiydi. 6-7 Eylül Olaylarından sonra çocukları Yunanistan’a göçmüş, kocası ve o, doğup büyüdükleri, sokakları, insanları ve kültürü ile özdeşleştikleri İstanbul’u terkedememişlerdi. Onlar için İstanbul ve Türkiye vatanları, Yunanistan ise yabancı bir ülke idi. İstanbul’un her köşesinde anıları vardı, Madam Eleni’nin. Atina’ya yerleşen çocukları yılda bir iki kere ziyaretine gelirlerdi. Bu gidiş gelişler her sene biraz daha seyrelerek yapılır hale gelmişti. Malum iş, güç, çocukların okulu filan gibi mazeretlerle...Hele kocası da ölünce Madam Eleni yapayalnız kalmıştı. Arkasından maddi sıkıntı da gelince Madam Eleni apartmanı köşedeki Elazığ’lı bakkala haraç mezat satmıştı. Şimdi eskiden sahibi olduğu apartmanın kiracısıydı. Ama duruşundan, hanımefendiliğinden zerre kadar ödün vermemişti.

Kapının zilini çaldı. Açan olmayınca anahtarla kapıyı açıp içeri girdi. Sanem evde yoktu. Çocuk da okuldan henüz gelmemişti.

“Negatif seleksiyon” , ” Beyaz cam bizi çağırıyor, abi” ... Bu iki laf diline takılmıştı. Koltuğa yığılıp ayakkabılarını çıkardı. İçeri odalardan koşarak gelen Fındık, zıplayarak kucağına çıktı. Yüzünü gözünü yalamaya başladı. Fındık oğlunun köpeğinin adıydı. İttirerek kucağından indirdi.Televizyonu açmak için uzaktan kumandasını arandı. Vazgeçti. Televizyonu sanatı erozyona uğratan bir araç gibi görmeye başlamıştı. Sinemaları, tiyatro salonlarını, komşu gezmelerini hatırladı tek tek.

“Ulan beyaz cam, toplumsal olan her şeyi yok ettin, “ diye söylendi.

Ayakkabılarını tekrar giydi. Ayağa kalkıp televizyonu kucakladı. Kapıyı açıp yavaş yavaş merdivenlerden indi. Madam Eleni’nin kapısına gelince zili çaldı. Yaşlı kadın kapıyı açtı. Bütün zerafetiyle gülümseyerek “Buyrun, Fuat Bey?” dedi.

“Madam Eleni bu televizyonu biz pek seyredemiyoruz. Vaktimiz olmuyor. Çocuğun da dersleri var, malum. Çalışmasına engel olmasın istiyoruz. Bari bir işe yarasın, size verelim.”

Kadıncağızın sevinçten gözleri ışıldadı.:

“Ah, çok mersi. Çok zarifsiniz,” dedi.

İçeri girip televizyonu kurdu. “Ulan beyaz cam bir işe yara bari,” dedi içinden. Belki bu televizyon kadıncağızın yalnızlığına çare olur, onu oyalardı.

***
Sanem’in bu kadar tepki göstereceğini hiç beklemiyordu. Hele ufaklığın “Anne ben çizgi film izleyecektim.”diye zırlaması?! Hiç ses çıkartmadan dinledi bütün söylediklerini.

Sanem mutfakta yemek için soğan doğrarken hem ağlıyor, hem de bağıra bağıra konuşuyordu.:

“Sen bu evde yalnız yaşamıyorsun... Nasıl bizim tercihlerimizi hiçe sayarsın...Bıktım artık senin takıntılarından...Bu memlekette tiyatro sanatı bir tek sana kalmıştı, sanki... İyice manyaklaştın son zamanlarda.”

Ufff…Makineli tüfek gibi ne çok şey sıralamıştı.Gözlerinden akan yaş soğandan mı, yoksa üzüntüden mi akıyordu, anlayamamıştı. Ne vardı ki bu kadar kızacak?

Çok kırılmıştı. Başkası söylese bu kadar kırılmazdı. Tiyatro sanatını yüceltme mücadelesini birlikte verdikleri, karısı, can yoldaşı bunları söylüyordu. Her şey bitmişti, o zaman. Yenilgiyi kabul etmek gerekiyordu.

Yatağa erkenden yatıp kafasına yorganı çekti. Hava zaten sıcaktı, ter içinde kalmıştı. Düşünceler uykuya dalmasına engel oluyordu. Fındık’ın ayakucundan yorganın altına girdiğini farketti. Sürünerek yatağın başucuna kadar geldi. Başını göğsüne koydu. Yüzünü öper gibi yaladı. Göz göze geldiler. Mahsun, şefkatli bir ifadeyle, “Sen haklısın, ama boşver, üzülme” mi demek istiyordu?

***
Sanem, Üsküdar Amerikan Koleji’ni bitirmişti. İçlerinde bir tek o, ingilizce okuduğunu anlayabiliyordu.

İngiltere’den bir arkadaşlarına rica ederek getirttikleri Türkçede yayınlanmamış Stanislavski’nin, Brecht’in kitaplarını Rıza, Sanem ve o, soba başında, sabahlara kadar, demledikleri çayı içerek, satır satır okuyarak ezberlemişlerdi, adeta.

Konservatuvarı da birlikte bitirmişlerdi. Sınıfın en parlak öğrencileri idiler. Yaz tatillerinde İngiltere’ye gençlik kamplarına gidip, çilek toplamışlar, dönüşte biriktirdikleri paralarla Londra’ya uğrayıp en gözde tiyatro oyunlarını seyretmişlerdi. Bunu aşağı yukarı bütün öğrencilik yıllarında, hacca gider gibi, kutsal bir görev olarak, her sene tekrarlamışlardı.

Sanem’le zaman içinde oluşan duygusal beraberliklerinin temelinde de ikisinin bu tiyatro sevgisi vardı. Hayatında sadece, ama sadece iki şey vardı: Sanem ve tiyatro. Sanem’i sevdiğini ve evleneceklerini söylediğinde Rıza şaşırmıştı. “Çok sevindim.” demişti. Ama söyleyişinde bir tuhaflık vardı. “Sevindim.” diyordu, ama hiç sevinmemiş, hatta üzülmüş gibi bir hali vardı. Yoksa o da mı Sanem’i seviyordu? Pek üstünde durmamıştı. Olsaydı söylerdi diye düşündü. Sanem, Rıza ve o, en yakın arkadaşlardı. Onlar bir takımdı. Tiyatro sanatının birer neferi idiler.

***
Sanem’le bir hafta hiç konuşmadılar. Aynı evin içindeydiler, ama konuşmuyorlardı. Sanem geç geleceği, bir yere gideceği zaman haber vermiyordu. Bütün bu süre içinde pek dışarı çıkmadı. Suratında bir karış sakal olmuştu. Sabah kalktığı gibi yatıyordu geceleri.

Sıkıntıdan tek başına Gogol’ün “Bir Delinin Hatıra Defteri”ni oynamaya başladı. Zaten tek kişilik bir oyundu. Genco Erkal ne kadar güzel oynardı? “İyi ki Genco Erkal gibiler var.” diye düşündü.Onun tiyatrosu da kapanmış, kitapevi olmuştu. “Hiç olmazsa kitapevi oldu. Bilardo salonu olmasından daha iyi.”diye mırıldandı.

Bütün teksti ezbere biliyordu. Kendini iyice oyuna verdi. Teksti eline alıp başlıyordu:

“Bugün önemli bir olay geçti. Hayli geç kalktım bu sabah. Hizmetçim Mavra dışarıda fırçaladığı ayakkabılarımı getirince saati sordum. 10’u çoktan geçmiş olduğunu duyunca aceleyle kalktım, giyindim. Doğrusu bu saatten sonra daireye gitmesem daha iyiydi…”

Prova yapar gibi bir gün içinde defalarca oynuyordu. Her defasında daha iyi oynadığına inanıyor ve kendi oyununa hayran kalıyordu.”Genco Erkal kadar olmasa bile iyi oyuncuyum.”diye düşündü.

”İşte tiyatro bu, ulan!” diye bağırdı.

İçinden :

“Yoksa ben de Gogol’ün kahramanı gibi yavaş yavaş kafayı sıyırıyor muyum?” diye düşündü ve güldü. “ Yok canım, daha neler.”

***
Kim kime küsmüştü? O haklıydı. Sanem, tiyatro sanatına ihanet etmişti. Tıpkı Rıza ve diğerleri gibi. Her şeyi affederdi, ama bunu asla.

Bir haftanın sonunda koridorda karşılaştıklarında Sanem ilk kez konuştu.:

“Sen” dedi, “Bu evin nasıl döndüğünün farkında mısın, yoksa sandığımdan da mı fazla salaksın?”

Güzel iki çift laf edecek sanmıştı. Ama yine makineli tüfek gibi içindekileri kusuyordu. Bu sefer ağlamıyordu.

“Ben artık dayanamıyorum. Günlerdir ve hatta aylardır şu evin geçimine katkıda bulunacak tek bir gayretin yok. Seni hayal dünyandaki tiyatronla başbaşa bırakıp Aynur’a gidiyorum.”

Yarım saat içinde ufak tefek eşyalarını toplayıp, oğlunu da yanına alıp kapıyı çarparak çıktı.

Bir süre şaşırmış bir halde, elleri cebinde, ayakta salonun ortasında kalakaldı. Aile fertlerinden bir tek Fındık kalmıştı. O da sanki onu teselli etmek istercesine, paçasından geçirdiği dişleriyle pantalonunu çekiştirip oyuna davet ediyordu.

Köpeğe bakıp “Biz de seninle ortaklaşa bir tiyatro oyunu yazalım mı?” Gülüp, köpeğin başını okşadı. Tiyatro metninde o gün çalıştığı bölüm aklına geldi :

“Köpeğe baktım: ne işti bu! Doğrusu bir finonun insanca konuşmasına şaşırmadım desem yalan olur. Sonradan durumu kavrayınca hayretim geçti….Her şey olabilirdi ama köpeklerin yazı yazdığını hiç duyamıştım! Yazı yazmayı insanlar bile doğru dürüst beceremiyor, ancak soylu kişiler bu işin altından çıkabiliyor…”

***
Onbeş gün Sanem’le birbirlerini aramadılar.

Gogol’ün oyununu oynamaya devam ediyordu.

“Bugün Çarşamba olduğu için umum müdürün odasında çalıştım. Mahsus erkenden geldim, ne kadar kalemi varsa hepsini yonttum…”

Kusursuz oynayabilecek hale gelmişti.

“Şube müdürümüze fena halde içerledim. Kaleme gelir gelmez beni çağırdı,
-Nedir bu halin? Diye başladı muştalamağa.
-Ne gibi? Bir şey yaptığım yok, dedim.
-Daha ne olacak be! Kırkını geçmiş adamsın, kafanda kavak yelleri esecek zamanın çoktan geçti. Kendini dev aynasında gördüğünün, maskaralıklarının farkında değilim sanıyorsun galiba: müdürün kızına kur yapmak neyine senin! Kendine gel; ne olduğunu düşün bir kere: sıfırsın, sıfır! Beş parasızın biri…Onu da bırak, aynaya bak-yeter.”


***
Bir gün o balkonda oturmuş bir yandan Gogol’ün tiyatro metnini okuyup, bir yandan da dışarıyı seyrederken Sanem gelip birkaç parça eşyasını daha alıp gitti. Ama hiçbir şey konuşmadılar. Kapıyı çarpıp çıktıktan biraz sonra zili çaldı. Açtığında bir şey söylecek sandı. Yine bir tek söz söylemeden köpeği de alıp çıktı.

Arasıra oğlan okul çıkışı uğruyordu. Bir keresinde “Baba biz ne zaman eve geri geleceğiz?” diye sordu.

“Bilmiyorum oğlum, annene sor.” diye cevap verdi.

Sanem’in öfkesi günün birinde biter, geri döner diye düşünüyordu. Onu hiçbir zaman affetmiyecekti. Rıza’yı anlıyordu. Ama Sanem’in, hayatını, ideallerini paylaştığı bir insanın düşünceleri, söyledikleri onu yıkmıştı.

***
Yalnızlık duygusu iyice içine oturmaya başlamıştı. “Köpeği bari almasaydılar” diye hayıflandı. Kapının zili çalmıştı. “Hah” diye düşündü içinden.”İşte dayanamayıp geri döndüler.” Nazlana nazlana, ağır ağır yürüyerek kapıyı açtı. Kapıcıydı. Altın dişlerini göstererek sırıtıyordu. Sanki her şeyin farkında ve bir tiyatro oyununun sonunu merak eden bir seyirci tavrı içindeydi.

“Abi, apartmanda ilaçlama yapılacak, sizin daireyi de ilaçlatacak mısınız?”

“Yok sağol, teşekkürler.”

“Sen gene de bir yengeye sor, abi. Belki o ilaçlatmak ister.”

“Yok dedim ya! İlaçlatmak istemiyoruz.” Diyerek, kapıyı sertçe kapattı. “Ne ilaçlatması bir de ona verecek para mı var?” diye mırıldandı. Kapıcının son sözüne takıldı. “Yengeye sor “ lafını büyük bir olasılıkla hınzırlığından söylemişti.

Çok kızmıştı. Erkenden yatıp, uyumadan önce metne sığındı:

“Yemekten sonra dışarı çık epey dolaştım ama, işe yarayacak bir şey sağlayamadım bu gezintiden. Dönünce yatağa girdim, yattığım yerde İspanya meselesini çözmeye çalıştım.”

***
Bir sabah erken kalkmıştı. Yıkanıp traş oldu. Aynadaki görüntüsü biraz endişelendirdi, onu.. Zayıflamış mıydı, ne?

“Dünyanın sonu gelmedi ya. “ diye düşündü. “Beyaz camın kirletmediği yerler de vardır, elbet.”

Dışarı çıkıp ortalığı kolaçan edip, iş kovalamaya karar verdi. Sanem haklı olabilirdi. Hayatlarını devam ettirebilmek için para kazanmaları lazımdı. Hem sanatlarını icra ederek, hem de onurlu bir şekilde para kazanmaları mümkün olabilirdi. Çocuk da vardı. Onun beslenmesi, eğitimi önemliydi.

“Bugün en büyük bayram günü! İspanya, kralına kavuşuyor. Bulunmuş kralları!.. Bu kral -benim. Ve bunu ancak bugün öğrendim. Yani bu düşünce kafamda birdenbire şimşek gibi çaktı…Bir yandan da, benim şu 7. derece memurluk işinin nerden çıktığına şaşıyorum. Ne saçma düşünce! İyi ki bu yüzden şimdiye kadar tımarhaneye tıkmadılar beni.”

Evden çıktı. Kapıdan çıkarken Madam Eleni ile karşılaştı. Kadıncağız her zamanki zerafetiyle ona selam verdi.

Canı Ortaköy’e gitmek istemedi. “O zibidiler gene kahvede oturup, pinekliyorlardır”diye düşündü. Beyoğlu’na çıktı. Konservatuvardan arkadaşı Selim aklına geldi. İçlerindeki en yeteneksiz herif oydu. Gazetede okumuştu. Büyük bir müzikal projesine başlıyorlardı. Belki o bir iş falan ayarlayabilirdi.

Taksim’e yakın, yeni restore edilmiş eski büyük binalardan birini kiralamışlardı. Kapıda o yeni plazalardaki gibi elektronik güvenlik turnikeleri, dedektörlü, üst baş arayan, iriyarı, genç, yakışıklı güvenlik elemanları vardı. Ne sinir şeylerdi, bütün bunlar. Çaresiz bütün aramalardan geçti. Üzerinde metal paranın ve anahtarların dışında hiçbir şey yoktu, zaten. Cep telefonu kullanmıyordu. Bütün “post modern” şeylere olduğu gibi ona da karşıydı. Çağın yozlaşan değerlerinin bir simgesi gibi görüyordu cep telefonunu. Danışmada mini etekli, göğüs dekolteli, yirmili yaşlarında çok güzel bir kız vardı.

“Randevunuz var mıydı?”diye sordu, kız.

“Hayır. Geçerken bir uğrayıp hal hatır sormak istedim. Eski bir arkadaşıyım..”

Kız telefonla birileri ile konuştu. Selim’in sekreteri imiş. O da asistanı ile konuştu. Birazdan cevap vereceğini söyledi. Ufff. Ne biçim bir bürokrasi vardı. Wall Street’te çok uluslu bir şirket merkezine gelmişti, sanki.

Aslında geri çıkıp kaçmalıydı. Ama girmişti içeri bir kere. En azından merakını giderirdi. Nihayet yukarı çıkmasına izin verdiler. Güvenlikçinin yardımıyla, danışmadan aldığı elektronik kartla diğer turnikeden geçti. Daha sonra garip, hızlı, nasıl çalıştığını tam anlayamadığı bir asansöre bindi. Eski binaya nasıl da eklemlenmişiti, bu modern garip şeyler. Niye bu eski binayı seçmişlerdi ki? Maslak’taki yeni plazalar daha uygun değil miydi? “Havasından, herhalde.” diye geçirdi içinden. Sekreter, asistan barikatlarını teker teker aştı. Onu bir odaya aldılar. Beklemeye başladı. Onbeş dakika kadar beklemişti. Sekreter kız geldi. Selim’in onu beklediğini haber verdi. Selim kapının önünde karşıladı. Lacivert İtalyan takım elbisesinin içinde pek bir fiyakalı idi. Gözlük takmış, sakal bırakmıştı. Ağzında piposu vardı. “Bu işlerin raconu böyle herhalde?” diye düşündü.

Sarılıp, yanaklarından öptü.

“Hoş geldin Fuat’cığım. Hangi rüzgar attı?”

“Epeydir görüşemedik. Geçerken bir uğrayıp hatırını sorayım dedim.”

“Sağolasın.”

Çay kahve faslından sonra durumunu anlatmak için cesaret topladı. Ne hallere gelmişti. Selim’den iş talep edecekti. Telefonlardan da konuya giremiyordu ki. Tam bir şey söyleyecekken bir telefon geliyordu. Sekreter iki de bir içeri girip bir takım evraklar getiriyordu.

“Fuat’cığım biz de yeni bir projeye başlıyoruz. Dev bir müzikal projesi.”

Selim’in ortak olduğu prodüksiyon şirketi yabancı ortaklı büyük bir şirketti.

“Ha, ben de onu soracaktım. Kadroyu tamamladınız mı, diye?”

“Valla Fuat’cığım, zaman sanattan ziyade show’un ağırlıkta olduğu bir zaman. Öyle senin gibi değerli tiyatro oyuncuları değil de, ismi olan popçuları falan çıkarıyoruz. Anlarsın ya. Maalesef seyirci buna itibar ediyor. Ticari şansı olan bir prodüksiyon yaratmak için buna dikkat etmek lazım. Hiç hoş bir şey değil, ama oyunun kuralı böyle.”

“Öyle oldu galiba. “

“N’oldu, siz Sanem’le ayrıldınız mı?”

“Yooo. Nerden çıktı şimdi, bu?”

“Ne bileyim, öyle duydum. Sen Sanem’le ayrılmışsın, Sanem Rıza ile birlikte imiş, falan.”

“Amma iş, nerden uyduruyorlar böyle şeyleri?”

Hoppala. İşe bak herife yarasına merhem olsun diye gelmişti, kafasını bozacak neler konuşuyorlardı. Konuyu değiştirmeye çalıştı. Yeni bir konu bulmalıydı. İş aramak için gelmiş durumunda da olmak istemiyordu. “Havalar da nasıl, çok sıcak değil mi?” gibilerinden genel abuk konulardan birini mi açsaydı, ne? Beceremedi.

“Rıza ulusal programlardan birinde yarışma programı sunuculuğunu almış. Astronomik transfer ücreti almış diyorlar. Köşe olmuş.”

“Bilmiyorum.”

“Bir çay daha alır mısın?”

“Yok, sağol ben kalkayım. Bir iki yere daha uğramam gerek.”

Yalana bak, aslında hiç bir işi yoktu.

“Bak seni bir yere göndereceğim. Bizim çalıştığımız “cast” ajansına. Bütün prodüksiyonlarımızla ilgili oyuncu kadrosunu onlar ayarlıyorlar. Sana bir kartımı da vereyim. Telefon da ederim, senin gideceğine dair. Bir onlarla görüş.Belki bir şeyler çıkar.” Çekmecesinden bir kart çıkarıp verdi.

Yine öpüştüler. Dışarı kendisini zor attı.

Bu ziyaretinden aklında kalacak tek olumlu şey danışmadaki güzel kız olacaktı. Çıkarken dönüp “İyi günler.” dedi. Kız da, gülümseyerek “İyi günler, efendim.” diyerek karşılık verdi. Ne kadar hoş, insanın içini ferahlatan bir gülümseyişi vardı? Aslında şimdi işten de önemli olarak böyle genç ve güzel bir sevgiliye ihtiyac duyuyordu.

Niye gelmişti ki? Böyle bir şeyler olacağını zaten tahmin ediyordu. Demek Sanem ve Rıza... Herifin içten içe Sanem’e tutkusu olduğundan hep şüphelenmişti, zaten. Vay alçaklar! Gerçekten böyle bir şey olabilir miydi? Vardı ki milletin diline düşmüştü. Ve onun dünyadan haberi yoktu. “Çok salağım ben, çok salak!” diye mırıldandı. Sanem’in dediği kadar vardı.

Dayanamadı Ortaköy’e indi. Herifler yine aynı kahvedeydiler. Rıza yoktu. İçlerinde bir zerre de olsa güven duyabildiği İsmet’i çekti bir kenara. İsmet, önce hıkmık etti, sonra döküldü. Selim’in söyledikleri doğruydu. Sanem, bir süredir Aynur’da değil, Rıza’nın evinde kalıyordu.

Yüzü bembeyaz olmuştu. Eyvallah falan demeden ayrıldı. Beşiktaş’a kadar yürüdü.

Cebinde yine Gogol’ün oyunu vardı :

“Para için yalnız anasını babasını değil, tanrısını bile satar bu çıkarcılar. Hırs boğmuştur onları; hırsın tohumu da küçük dilin altında, ufacık bir kesenin içinde, topluiğne başı kadar minnacık bir kurttur.”

Vapur iskelesinin orada, parkta bir yerlere oturdu. Öylece hiçbir şey yapmadan bir saat kadar denize baktı. Aslında nereye baktığının, ne yaptığının bilincinde değildi.

“Piç kuruları, alçaklar, hainler!” diye bağırdı. Yandaki bankta oturan sevgililer şaşırıp baktılar. Aldırmadı.

“Kimliğimi açıklamadan Nevski caddesinde dolaştım. Tam o sırada arabası içinde çar caddeden geçti. Gelen geçenler şapkalarını çıkararak hakanımızı selamladılar. Ben de aynı şeyi yaptım ama, İspanya kralı olduğumu sezdirmedim. Gerçeği ulu ortaya açıklamayı yakışıksız buldum.”

***
Boşanma işlemleri çok uzun sürmedi.

Koridordaki bankta mahkeme saatini beklerken, sıkıntıdan tiyatro metnini okumayı sürdürdü. Zaten son zamanlarda gittiği her yere cebinde taşıyıp, her fırsatta okuyordu :

“Aah, ne hain yaratıklar şu kadınlar!.. kadının ne olduğunu, kalbini kime adadığını ancak şimdi anladım. Bunu ilk anlayan benim galiba: kadın şeytana aşıktır. Evet, evet, şaka etmiyorum. “

Ne kadar da kolaylaşmıştı, artık her şey. “Şiddetli geçimsizlik”: Kalıplaşmış, bildik gerekçe. Hakim kafasını bile kaldırmamıştı. Ezberlediği şeyleri zabıt memuruna yazdırdı. Hemencecik bitiverdi. Aşklar, idealler, birlikte yaşanmış anılar, acılar, mutluluklar, hepsi hikayeydi.

Mahkeme çıkışında Sanem yanına gelip yanaklarından öptü. Gözlerinden iki damla yaşın süzüldüğünü farketti. Niye ağlıyorsa? Rıza her zamanki haliyle koridorun bin ucunda sinmiş, ortalıkta gözükmeden Sanem’i bekliyordu. Görmüştü onu. Ondan tarafa doğru döndü. Bir şey söylese duymayacaktı. Duygularını ifade etmesi gerekiyordu. Rıza’ya doğru kol işareti yaptı. Rıza yılışıkça güldü. “Sen istediğini yap, ben malı götürüyorum.”der gibi bir ifadesi vardı.

***
Eve girdiğinde koridorda, mutfakta, banyoda bir sürü hamamböceğine rasladı.

Apartmanda ilaçlama yapılmıştı. Diğer dairelerden kaçan, sağ kalan hamamböcekleri onun evine sığınmışlardı.

Ne garip, gerçek ailesini kaybettiği gün hamamböceklerinden oluşan yeni bir ailesi olmuştu.

***
Sanem ne kadar haklıydı. Parasız da yaşanmıyordu. Cebinde beş kuruş kalmamıştı. İş bulamamıştı. Para isteyebileceği kimse yoktu. Bir kişi vardı: Doktor ağabeyi. Yüzünü kızartıp bir miktar daha para istemeye karar verdi. Borç tabi. Başka türlü hayatta olmazdı.

Ağabeyinin muayenehanesine geldiğinde hastalar içeride sıra bekliyorlardı. “Para basıyor herif.” dedi içinden. Ama hakkıydı. Konusunda Türkiye’nin sayılı doktorlarındandı. Hep iyi bir evlat olmuştu. Ailenin kıymetlisiydi. Hemşire Zeliha hastaların kayıtlarını yapıyordu. Onu görünce mutluluğunu belli eder bir şekilde güldü. Her gittiğinde cilve yapardı. Dikkatlice baktı. “Yahu, bu da hoş bir kız.”diye düşündü. Hiç bu gözle bakmamıştı, kıza.

Hastalar seyreldiğinde ağabeyi odasına çağırdı.

“N’aber?”

“İyilik. Yengem, çocuklar nasıllar?”

“Hepsi iyiler.”

“Ha, biz Sanem’le boşandık.”

“İyi halt yediniz.”

“Ben istemedim, öyle gelişti.”

Uzun bir sessizlik oldu.

“Senden son kez bir miktar borç alabilir miyim? Çok kötü durumdayım.”

Ağabeyi elini cebine attı. Cüzdanından çıkardığı paraları verdi.

“Borç morç değil. Nasılsa ödeyemeyeceksin. Bir an önce bir baltaya sap ol. Rahmetli anam babam da az çekmedi senin haytalıklarından.”

Kaşıkla verip sapıyla çıkarmak diye buna denirdi. Ağzını açıp bir şey söyleyebilecek durumda değildi. Demek annesi ve babası da çok çekmişti. Ne demeliydi?

“Sağol. Ben yine de borç olarak kabul ediyorum. İnşallah bu son olur.”

Ne de olsa ağabeyiydi, sırtını sıvazladı. Ensesinden kendisine doğru çekti.

“Hadi güle güle. Kendine iyi bak.”dedi.

***
Nişantaşı’ndan Taksim’e kadar yürüdü. Hava güzeldi. Evin yolunu uzatmakla birlikte, bir alışkanlıkla Kazancı Yokuşu’ndan indi. Bu yokuştan inmek bir anmaydı onun için. O karanlık dönemde ölen binlerce insanı hatırlamak ve anmak...Sokağın tabelasına ilk defa dikkat etti. Osmanlı Sokağı yazıyordu. Eskiden de mi öyleydi, yoksa sonradan mı değiştirmişlerdi? Yokuşun başında, bir köşede İstanbul Bankası, öbür köşede Pamuk Eczanesi vardı. Sahi o banka, “sarışın, güzel kadın”ın kocasının batırdığı, devletin başına kalan ilk bankalardan biri değil miydi? Şimdi Osmanlı Bankası vardı orada. O da Garanti Bankası ile birleşmişti. Diğer köşede ise Pamuk Eczanesi yoktu artık. Bir inşaat yapılıyordu. 77 Bir Mayıs’ını hatırladı, yeniden. Taksim Anıtı’nın çevresinde öbeklenmişlerdi. Çok coşkulu bir kalabalık vardı. Ne olduysa birden silah sesleri duyuldu. Otobüs duraklarının yanında, yere, arnavut kaldırımlarına yatmışlardı, Sanem’le birlikte. Panzerler meydana girip su sıkarak, bir kısım kalabalığı binaların cidarına yapıştırmıştı. Kalabalığın olduğu tarafa doğru koşmuşlardı. Birileri akıl edip Pamuk Eczanesi’nin vitrin camlarını kırıp içeri girmişti. Yahut ta o kargaşada kalabalığın baskısı ile camlar kırılmıştı. Vitrinden atlayıp eczanenin içine girmişler, alt kata inmişlerdi.İçerisi allahtan çok büyüktü. Ne kadar da çok insanı bağrına alıp, korumuştu, eczane. İnsanlar şaşkındı. Bir ara olup biteni anlamak için yukarı çıkmıştı. Zırhlı araçlar meydanda daire çizerek dönüyorlardı. Büyük bir kargaşa vardı. Eczanenin dışına çıktığında, farketti olan bitenin ciddiyetini. Yokuşun başında onlarca insan cesedi, üstüste cansız yatıyordu. Korkunç bir görüntüydü, bu. Jandarma birlikleri meydanın başından ilerliyorlardı. Daha fazla kalırlarsa başları iyice derde girecekti. Sanem’i de yanına alarak yokuştan aşağı sahile kadar indiler. Akademi’nin oralarda polis panzerleri barikat kurmuştu. Akademi’nin bahçe demirlerinden geçerek binaya girdiler. Bina’nın kapısından, barikatın arkasına çıkarak Eminönü’ne kadar yürüdüler. O gün, o olay hiç akıldan çıkacak gibi değildi. Neler olmuştu?

***
“Hala, İspanya’nın nasıl bir yer olduğunu anlayamadım dersem inanın bana ! Buradaki gibi milli gelenek ve saray etiketi hiç bir yerde görülmemiştir. Anlamıyorum; hiç ama, hiçbir şey anlamıyorum!.. Bugün rahip olmak istemediğimi bağıra çağıra söylediğim halde benim de kafamı kazıdılar. Hele başıma damla damla buzlu su akıtmaya başladıkları zaman ne hale geldiğimi anlatamam! Bu çeşit işkenceyi ömrümde duymamıştım. Çıldıracak gibi oldum, güç tuttular beni.”
***
En iyi bildiği işi yapabileceği bir ortam yoktu. Kendisini ve sanatını rezil etmeden başka işler mi tutsaydı, acaba? Bir öğleden sonra küçük bir reklam ajansının sahibi bir başka arkadaşının bürosuna gitti.

“Artık her işi kabul edebilecek duruma geldim.”dedi.

Arkadaşı aslında yardımcı olmak istiyordu. Düşündü . “Bir iş var, ama sana göre değil. Olmaz,” dedi.

“Valla artık iş seçebilecek durumda değilim. Rezil olmadan yapabileceğim her işe razıyım.”

“Animatörlük gibi bir şey. Taksim’de yeni açılan yabancı bir “fast food” restoranının tanıtımıyla ilgili..”

***
İşi çaresiz kabul etmişti. Parası da bir halt değildi; ama üç beş kuruş da olsa ihtiyacı vardı. Kullanacağı kostümü alıp eve gelmişti. Ne hallere düşmüştü. Bu bir palyaço kostümü idi. Bildiğimiz palyaço kostümlerinden. Rengarenk…Başına da bir maske takacaktı. Bak bu iyi idi, işte. Hiç olmazsa işi yaparken onu kimse tanıyamayacaktı. Giyinip aynanın karşısına geçti. Ne komik olmuştu.

“Komiklik hayatın kendi içinde.” diye söylendi.

Palyaço giysilerini çıkarmadan koltuğa attı kendisini. Hiçbir şey yememişti ancak yiyecek hali de yoktu. Gogol’ün metnini aldı sehpanın üzerinden :

“Pencerenin önünde oturan kadın anam olmasın?.. Anacığım, kurtar zavallı oğlunu! Ağrıyan başına bir damla gözyaşı akıt, ne olur’ Gör, nasıl hırpalıyorlar, evladını, bağrına bas bedbaht öksüzünü. Yok onun yeri bu dünyada artık. İnsanlar aleminden attılar onu…Bari sen acı hasta oğluna anacığım!”

***
Kaç gün olmuştu bu işi yapmaya başlayalı? Eline biraz para geçmiş, rahatlamıştı. Borçlandığı mahalle esnafının sesi kesilmişti, hiç olmazsa. Kendisine yeniden “Fuat ağabey” demeye başlamışlardı. “Sahtekarlar!”diye homurdandı.

Saatlerce ayakta dolanıp, maskaralık yapıp çocukları “fast food” restoranına çekmeye çalışıyordu. İşi buydu. Akşama kadar canı çıkıyor, bitkin düşüyordu. Hiç şikayet etmeye niyeti yoktu. Bir de şu korkunç sıcakların olduğu havada üzerindeki kalın kostümü ve maskesinin katmerleştirdiği sıkıntı olmasa.

Bazen o kadar bunalıyordu ki bayılacak gibi oluyordu. Maskenin altından, yüzünden şıpır şıpır ter süzülüyordu. Maske onu bunaltıyordu, ama kimse onu tanımadan onun herkesi görebilmesi hoşuna gidiyordu. Eğleniyor du da sayılırdı. Arada tanıdık insanlar geçiyordu İstiklal Caddesi boyunca. Onlar onu tanımıyorlardı. Yanlarına gidip şaklabanlık yapıp, kafa buluyordu.

Bir keresinde Selim’i görmüştü. Yanında asistanı olan genç kız vardı, herhalde. Tam hatırlayamamıştı. Kızla bayağı samimi bir halleri vardı. Kerata işi bitirmişti, görünüşe göre. Yanından geçerken Selim’e bulaştı. Keline şaplak attı. Selim şaşırdı ama bir şey diyemedi. Palyaçonun yaptığı bir tür maskaralıktı, ne de olsa. Sonra yumurta gibi çıkmış göbeğini avuçladı. İyi semirmişti herif. Yanındaki kız gülmekten yarılacak hale gelmişti. Selim kıpkırmızı olmuş, sesini çıkaramıyordu. Oh olsundu. Tiyatrocunun intikamı böyle olurdu. En son olarak da kıçına okkalı bir tekme attı. “...tir git.” anlamında. Sonra da kahkahalar atarak, zıplayarak kaçtı. Etrafta herkes durmuş onları seyrediyordu. Gülen insanların sesinden o sırada geçen tramvayın sesi bile duyulmuyordu.

***
“Büyük engizisyoncu bugün gene geldi. Adamlarının sesini duyar duymaz sandalyenin altına girdim. Beni görmeyince çağırmaya başladı. İlkin,
-Poprişçev! Diye seslendi.
Ses çıkarmadım. Arkasından,
-Aksenti İvanov!.. 7. derece memur!.. Soylu kişi!..
Benden ses çıkmayınca bu defa,
-İspanya kralı 8. Ferdinand ! diye olanca sesiyle haykırdı.
Kafamı uzatacak oldum ama, sonra “yağma yok, çürük tahtaya basmam ben…Gene başıma soğuk su dökmeğe başlarsın…” diye vazgeçtim. Gelgelelim canavar gördü beni, elindeki sopa ile sandalyenin altından kovaladı.”


***
Normal mesai günlernden birindeydi. Akşam saatlerine yakın bir zamandı. Yine aynı maskaralıkları yaparken birden kalakaldı. Yüz metre kadar aşağıdan, Galatasaray tarafından Sanem ve Rıza yürüyerek geliyorlardı. Yanlarında da oğlu vardı. Aylardır ilk defa görüyordu, onları. Önce dondu kaldı. Sonra devam etti. İyice yaklaştılar. Yanına kadar geldiler. Sanem, oğluna göstererek :

“ Bak palyaço.”dedi.

Oğlan sevinçten çıldırmıştı. Koşarak yanına geldi. Hayran hayran ona bakmaya başladı. Bütün hünerini gösterip, onu güldürmeye çalıştı. Başarmıştı da. Oğlu kahkahalarla gülüp, zıplıyordu. Diğer çocukları bırakıp sırf ona oynuyordu. Çocuk ta kendisi de yorulmuştu. Gösterinin nihayetinde oğluna sarıldı. Sanem’le Rıza birbirlerine sarılmış onları izliyorlardı. İşleri iyi gidiyordu, herhalde?

Oğluna sımsıkı sarılmış, yanaklarından öpüyordu. Oğlu kahakahalarla gülüyor, o ise maskesinin arkasında ağlıyordu.

İşte ne olduysa o sırada oldu. Çocuk bir hamlede maskesine asıldı, çekti. Çocuk değil mi işte muziplik yapmıştı. Maskesi yüzünden sıyrılmıştı. Oğlu önce şaşkınlıkla yüzüne baktı, sonra sevinçle haykırdı.:

“Anne bak. Yaşasın! Palyaço benim babammış.”

Sanem’le Rıza şaşkınlıktan donup kalmışlardı. O da donup kalmıştı. Ve yüzü kıpkırmızı olmuştu. Utancından değildi mutlaka, ama nedendi?


* Bu öykü ilk kez Mart-Nisan 2002’de sanal dergi Dergi@Net’in 20. sayısında “Tiyatrocu” adı ile yayımlanmış, “2.Gila Kohen Öykü Yarışması”nın seçki kitabı “Öyküler, Renkler”de yer almıştır.